16 Ağustos 2017 Çarşamba

GÖSTERİŞ GÜNÂHTIR 7

Kışı, zorlu bir şekilde atlatmayı başardı. Yaşadığı zorluklar polis ya da jandarmadan ziyâde doğadan kaynaklanan zorluklardı. Sonra bahârı ve yazı, Samanlı Dağlar boyunca, kimseye görünmeden geçirmeyi başardı.

            Gizlenmeyi başardığı sürenin uzamasıyla berâber tartışmaların boyutu da değişiyordu. Kimine göre onu devlet içinde koruyanlar vardı. Kimi polisin yeterince umursamadığını söylerken, kimi de çoktan yurtdışına kaçtığını söylüyordu. Kurban bayramı ve çocuklara dâir sözlerinden dolayı televizyonlar tarafından ambargo uygulanan psikolog ise sosyal medyada konuya dâir analiz yapmaya devâm ediyor ve her geçen gün tâkib eden, fikirlerini soranların sayısı artıyordu.

            Bir gün biri şöyle bir soru sormuştu: “Bu kâtil, komando değil, bir şey değil, askerliği bile çok basit geçmiş. Nasıl aylardır, ormanda tek başına gizlenebiliyor ki? Tabiî eğer, gerçekten ormandaysa… Korunmuyorsa…”

            Bu soruya yanıtı da etkileyici olmuştu. “Komando değil ama obsesif kompulsif kişilik bozukluğu hastası. Dolayısıyla takıntıları uğruna yıllarca, kimsenin yapamayacağı şeyleri, insanüstü görünen birçok şeyi yapabilir.”

            Psikoloğun en çok merâk ettiği ise böylesine takıntılı birinin nasıl oluyor da, temiz olmayan bir yerde, bu kadar uzun süre kalabiliyor oluşuydu… Elbette her takıntılı, temizlik ve mikroba karşı takıntılı olacak diye bir kural yok ama yine de bu rahatsızlığın önemli belirtilerinden biri. Ancak belli ki, gösterişe dâir taşıdığı inanç, onu bütün takıntıların üzerine çıkarıyor.

            Bu şekilde son bahara ulaşıldı ve ilk cinâyetin üzerinden yaklaşık bir yıl geçti. Artık saçı ve sakalı oldukça uzamış, âdetâ birbirine karışmıştı. Bu şekilde onu tanımalarına imkân yoktu. Dış dünyâyı merâk etmeye ve eski yakın çevresinde neler olduğunu merâk etmeye başlamıştı. Bunun içinde Çınarcık’a gidip, önce bir berberde saçlarına ve sakallarına şekil verdirmeye, sonra da hamamda iyice temizlenmeye karar verdi. Ondan sonra bir internet kafeye gider, doya doya neler yaşanmış, ardından neler söylenmiş bakabilirdi.

            Berberden girdiğinde saçı sakalı birbirine karışmış biri olarak dikkât çekmişti. Saçlarını üç numara yapmasını, sakallarının yanlarını kısaltıp, çenesini ise sivriltmesini istemişti. Traş bittiğinde kapıdan hırpânî kılıkla giren adam, karizmatik biri olarak çıkmıştı. Sonra hamama yönelmiş, hamamın sattığı sabun ve şampuanı da aldıktan sonra bir güzel temizlenmişti.

            Artık insanların içinde rahat rahat gezmeye hazırdı. Aynaya baktığında bir yıl evvelki hâliyle en küçük benzerliği yoktu. Sakalsız, biraz uzun saçları olan, hafif göbekli adam gitmiş, sivri sakallı, asker traşlı, kaslı bir görünümü olan biri gelmişti. Bu şekilde internet kafeye girdi ve açılan bilgisayarlardan birine oturdu.

            Arama motoruna adını soyadını yazdığında sayısız sayfa çıktığını gördü ve hepsini tek tek okumaya, incelemeye başladı. Üç dört sa’ât bu şekilde oyalandı. En sonunda ise avukat arkadaşı Fâtih ile eski karısı Ayşe’nin yakında evleneceğine dâir gazete haberini gördü. Gazete haberi, fotoğraf ve çiftin sözleriyle, eski arkadaşlarının sözlerini görünce, yine aynı sözcük diline yerleşti… “Gösteriş”… Ardından 4/142… Kafedelerin dikkâtini üzerine çektiğini önemsemeden, yüksek sesle söz konusu âyeti okumuştu. “Şüphesiz münafıklar Allah'a oyun etmeye kalkışıyorlar; halbuki Allah onların oyunlarını başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı da pek az hatıra getirirler.”

            Cümlesi biter bitmez yerinden fırlamış ve kafenin sâhibine, onu mutlu edecek bir banknot bırakmıştı. Elbette Kerim, ne içinde bulunduğu durumun, ne de  verdiği paranın farkındaydı. O sırada iskeleden Bostancı’ya kalkan ilk feribotun sa’âtini öğrendi… “Geliyorum” diyordu.

* * *

            Bostancı’da feribottan inene kadar nerede kalacağını ve gördüğü nikâh târihine kadar nasıl zaman geçireceğini düşünmüştü. “Ah, ulan” diyordu, “evden de olduk”. Şimdiye kadar zerre pişmanlık ya da herhangi benzeri bir duygu taşımayan Kerim, bir ân kazandıklarını kaybettiğini düşünmeye başlamıştı.

            Bu düşünceyi savmak için kafasında oluşturduğu “Ben kazandım. Hepsinden daha zekiyim” cümlesi tamamlanır, tamamlanmaz, kafasına doğru olanca şiddetiyle bir yumruk atmış ve “Hâyır, gösteriş günâhtır” demiş, bütün feribotun dikkâtini çekmişti.

            Karârını vermişti. Birkaç gün sonraki nikâha kadar kendisinden kimlik falan istemeyecek bir otel, pansiyon aramaya karar vermişti. Bostancı’da feribottan indikten sonra Kadıköy’e gelmiş ve Mîsâk-ı Millî Sokağı ile çevresindeki sokakları gezmişti. Pavyona benzeyen bar ve meyhâneleri görmüştü. Buralarda kendince hem güzel zaman geçirebileceğini, hem de kendisine uygun mekân ayarlayabileceklerini düşünmüştü.

            Yaklaşık bir yıl sonra güzel bir sofrayı özlemişti. Bir büyük rakı, mezeler, peynir, salata ve sıcak yemek… Belli ki, bir kişi için değil, birkaç kişi içindi. Bu arada garsonla kurduğu göz temâsı sonrası masaya birkaç kadın da gelmişti. Hep berâber yemişler, içmişler, sohbet edip, vakit geçirmişlerdi. Şimdi ise Kerim, asıl mes’eleye gelecekti. Kütahya’dan geldiğini, evli olduğunu, kayınbirâderinin ise Kütahya emniyetinde âmir olduğunu, kardeşinin isteğiyle her şehir dışı işinde otel kayıtlarını incelediğini söylemişti. Bir yandan çapkınlıktan vazgeçemediğini, bir yandan da böyle bir sorun olduğunu söylemişti. Bunun üzerine kadınlardan biri, “Ne kadar kalacaksın burada” deyince, “En fazla bir hafta. İşlerimi bitirince döneceğim” demişti. Ardından kadınlardan biri, “İyi de, zâten bir hafta boyunca otelde kalacağını karın bilmiyor mu?” deyince, Kerim rahatsız olmuştu. Zekî insanları ve özellikle zekî kadınları sevmezdi. “Önceden İstanbul’da yaşayan bir arkadaş vardı. O bir süredir, yurtdışında ama karım bilmiyor. Onun yanında kalacağımı sanıyor. Eğer bu sürede bir otel kaydım olursa, biterim” deyince, “Ulan, götünüzden bu kadar korkuyorsunuz, neden çapkınlığa kalkıyorsunuz” deyip, kalkıp gitmişti. O arada fazla konuşmayan kadınlardan biri, önce bir göz işâreti yapmış, diğerleri gidince de“Merâk etme, ben hallederim. Ama benim çıkmamı beklemen lâzım” demişti. Bu arada ödediği yüklü hesâbın üzerine bıraktığı kayda değer bahşiş, garsonların da hoşuna gitmişti.

            Neşesi yerine gelmişti, Kerim’in… Mekânın kapanmasından sonra kadınların her biri evine ya da kaldığı yere doğru gitmeye başlamıştı. Bu arada Kerim’in beklediğini gören kadın, işâret edip, yanına çağırmış ve bir süre yürümüşlerdi. Yeldeğirmeni’ne çıkan sokaklardan birinde bir otele girmişler ve otelin sâhibi gibi duran, resepsiyondaki kişiye kadın, bir şeyler anlatmıştı. Bu gece berâber olacaklarını, ama sonrasında bir hafta kalacağını söylemişti. Odayı da, polislerin otel kayıtlarını incelemesi ihtimâline karşı, kadının ismiyle tutacaktı. Odaya çıktıktan sonra Kerim’e adını sormuş, o da Kerim olduğunu söyleyince, “sakın Fenâsi diye espri yapmaya kalkma” demişti. Kerim, bu espriyi bilse de, Kerim adını taşıyan birçok erkeğin paralı ilişkiye girdiklerinde bu saçmalığı espri diye söylediğini bilmiyordu. Bu arada Kerim de, kadına adını sormuş ve Gülgüzel demişti. Kerim, Gülgüzel adını ilk defâ duymuştu. Sorduğunda ise “Annem, gülleri çok severmiş. Benim de gül gibi güzel olmamı istermiş. Bu yüzden ben doğunca babama, adı Gülgüzel olsun demiş. Babam da sesini çıkarmamış, olsun ya, gülün yüzü güzel, bahtı çirkindir, demiş. Ne bilsin babacığım, eren midir, nedir, bilmiş kızının bahtını…”

            Birkaç sa’âtlik sevişmenin ardından ikisi de uyumuştu. Sabah olunca Gülgüzel, para vermeye yönelmesin diye açıktan onu beğendiğini, hoşlandığını, bu yüzden bunu yaptığını söylemişti. “Para vermeye kalkıp, beni kırma” demesiyle berâber Kerim, Gülgüzel’in alnına bir öpücük kondurmuştu. Gülgüzel ise bunu aşka yorup uyarınca, “Ben aşkı bilmem ama senin gibi gösterişten uzak olanları severim” demişti. Gülgüzel’in yanındaki bu adamın bir psikopat olduğunu bilmesi, elbette imkânsızdı.

            Bu arada Fâtih ile Ayşe, nikâhlarının sâde olmasını isterken, bunu basına bildiren ve duyulmasını sağlayan komiser olmuştu. Kerim’in mutlâka geleceğini düşünüyordu. Ona göre bu kadar uzun zaman saklanabilmesi, kendisine dâir yapılan haberlerden dolayı olmuştu. Haberleri tâkib ettiğini ve ona göre gizlendiğini düşünüyordu. Tabiî, televizyonları devreye sokma düşüncesinin kendisinden çıktığını çoktan unutmuştu.

            Ayşe korkuyordu, Fâtih de Ayşe kadar olmasa da endişeliydi. Basına bildirmenin doğru olup olmadığını düşünüyordu. Gerçi Kerim’in bir gün öğreneceğini tahmîn ettiğinden, kendileri için bunun daha güvenli olduğu düşüncesini, benimsemeye çalışsa da, içinde bulunduğu endişe bunu engelliyordu. Komiser haklıydı. Bu konuda Fâtih ile Ayşe’yi iknâ etmeye çalışan herkes haklıydı. Elbette Kerim, bir gün öğrenecekti. Öğrenip, bir ânda karşılarına çıkıp saldıracağına, polislerin koruması altında olan bir yerde olmak daha güvenliydi.

            İşte, nikâh günü gelmişti. Nikâh, Kadıköy Evlendirme Dâiresi Zübeyde Hanım Salonu’nda kıyılacaktı. Sa’âti de hatırlıyordu, Kerim… Sa’âti de hatırlıyordu: 14:42. Bunun üzerine düşünmemişti ama sa’ât yaklaştıkça, anlamaya başladı. 14’ün rakamlarını yer değiştirince 4/142 oluyordu. Bu apaçık bir meydân okumaydı ve komiser planlamıştı.

            Öfkeli bir şekilde Hasanpaşa’da Nâbizâde Sokak ile minibüs yolunun kesiştiği yerdeki binâya girdi. Girmeden evvel nikâh salonunu en iyi gören dâireyi belirlemişti. Doğruca oraya yöneldi ve kapının açılmasıyla berâber silâh zoruyla içeri girdi. Bütün bir hafta boyunca çantasında, dikkat çekmeden saklamayı başarmıştı. Ev halkı, silâhı görünce sessizce kenara çekilmişti. Kerim ise onlara hiçbir zarar vermeyeceğini, sâdece birkaç sa’ât zaman geçireceklerini söylemişti. Bulduğu çamaşır ipleriyle de âileyi bağlamış, ağızlarını da kapatarak ses çıkarmalarını engellemişti. Bu arada telefonlarını da toplamıştı. Nikâh salonunun giriş kapısını izlemeye başladıktan sonra gelmelerini bekledi.

            Bu arada birkaç gün evvel aldığı bir dürbünle de arabaların içindekileri görmeye çalışıyordu. Sa’ât 14:15 olduğunda tamâmen siyâh camlarla kaplı bir arabanın yaklaştığını gördü. Arkasında ise sâdece bir polis arabası vardı. Büyük ihtimâlle bu diyerek, camı açtığında dürbünüyle de arabadakileri görmeye çalışmıştı. Siyâh camdan bir şey görünmüyordu. O sırada ön koltukta oturan Alper’in camı açıp, çocuklara zarf dağıttığını gördü. Karar vermişti, buydu ve arka koltuğu hedef aldı… Artık kime gelirse…

            Silâh sesinin duyulmasıyla, arabanın arka camının tuzla buz olması bir olmuştu. Ancak Kerim’in düşündüğü olmamış, kimse vurulmamıştı. Çünkü arka koltuk boştu. Fâtih ile Ayşe, polis arabasıyla berâber daha önce salona getirilmişti. Ayşe, salonda silâh sesini duyunca, “İşte, geldi” deyip, ağlamaya başlamıştı.

            Bununla berâber kimse, Kerim’in bu şekilde saldıracağını bilmiyordu. Elbette Alper’in hatâsı büyüktü. Oysa, komiser ona, “yolumuzun üzerine pusu atabilir, ne olursa olsun, sakın camları açma” demişti. Tabiî, kimsenin aklına “neden bir zırhlı araç vermediniz” diye sormak gelmemişti.

            Polis ekipleri, bir ânda binâya yönelmiş, çevresini sarmışlardı. Destek istenmesinin ardından özel harekât polisleri de gelmişti. Ortada bir rehine krizi vardı ve eğer buradan gitmesine izin verilmezse, rehineleri öldüreceğini söylüyordu. Telefonla konuştuğu komisere ise “Siz bir aptalsınız. Beni bir yıl boyunca bulamadınız bile… Sizin gücünüz bana yetmez” demişti. Oysa feribottan sonra ikinci defâ kendisiyle böbürlenmesine inanamıyor ve kendisine birbiri ardınca vuruyordu. “Gösteriş, günâh; gösteriş, günâh” deyip duruyordu. Evdekilerinden genç kız olanı onun durumunu anlamıştı. Sürekli onu gurûrlandırıcı sözler söylüyordu. Âilesi ile Kerim şaşırmıştı bile. Bu arada evin çevresinde kuş uçurulmuyor, uygun noktalara keskin nişancılar yerleştiriliyor ve özel harekât polisleri, operasyona hazırlanıyordu. Bu arada Kerim, hâlâ âileyi öldürmekle tehdîd ediyordu. Oysa onları öldürmesi imkânsızdı. Çünkü gururlanmak, gösteriş yapmak bir yana, sâdece Kerim’i övücü sözler söylüyorlardı.

            Özel harekât polisleri, tam binâya girmek üzereydi ki, evden bir el silâh sesi geldi. Polisler hemen eve girdiler. Karşılarında elindeki pompalı tüfekle kafasını dağıtmış bir şekilde yerde yatan bir adam vardı. Kerim… Genç kızın onun adâleti sağlamak üzere, Tanrı tarafından görevlendirilmiş olduğuna dâir sözlere inanmış ve “Evet, beni adâleti sağlamak üzere Tanrı gönderdi. O yüzden beni yakalayamıyorlar. Çünkü ben seçilmişim” dedikten hemen sonra kafasına sıkmıştı.


            Her şey bitmişti, komiser ve İstanbul emniyetinin bütün müdürleri, âmirleri gelmişti. Bir yıldır peşinde koşturan kâtil, işte karşılarında yatıyordu. Her cinâyette 4/142 notunu bulan polis, Kerim’in üzerinde de aynı notu arıyordu. Bu düşünceyle kazağını sıyırmıştı. İşte, çıplak göğsüne kazınmış şekilde karşısında duruyordu. Belli ki, yeniydi ve hâlâ kan sızıyordu. Bütün göğsünün kaplayan, koskoca bir yazı… 4/142… 

SON

Kutlu Altay Kocaova

16.08.2017

Metnin tamâmını okumak isteyenler için;

Gösteriş Günâhtır

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder