Savcılık, Bekir için gıyâben tutuklama karârı çıkartmış
ve polis, her yerde Bekir’i arıyordu. Bu arada Kerim, kendisine geldiğinde
hastânedeydi. Başında da telefonda konuştuğu komiserle doktor vardı.
Kerim’in bir şey söylemesine fırsat vermeden, “Bekir, sizi bayıltmış” dedi. Komiserin
bakışında farklı şüpheler vardı, sanki. “Sizi
neden bayılttığını anlamıyorum” dedi. Komiser, sorgulayan bakışı görünce,
açıklamaya başladı.
“Bekir, sizi babasının hâtırâsından
dolayı, fidan dikmeye götürmedi mi? Kaçmayı düşünen biri, neden böyle bir oyuna
başvursun, sizi oraya kadar götürsün, sonra da sizi bayıltsın? Arabanızın
yanında termosun içine konmuş, etil alkol bulduk. Bu kadar uğraşmasına ne gerek
var ki? Doğrudan kaçabilirdi. Yâni sizi buraya kadar getirip, bayıltıp, şu
saâte kadar çoktan İstanbul’dan kaçabilirdi. En azından kaçmayı düşünen biri
için çok anlamlı değil, yaptığı.”
Doktorların gidebileceğini söylemesinden sonra gitmek
için ayağa kalkınca, komiser, “Bu arada
bugün, hem sizin, hem de şu ân Filiz hanımın oturduğu evlerde, arkadaşlarımız
arama yaptılar. Haberiniz olsun.”
Kerim, odadan
çıktığında arkadaşları onu bekliyordu. Hepsi heyecanlanmıştı. Olanları
anlayamıyorlardı. “Hiç beklemezdim, böyle
bir şey olacağını. Ona inanmıştım. Fidanı diktik, sonra kayboldu. Bir süre
aradım, bulamadım. Sonra komiseri aradım. Bir anda çıktı ve sonrası mâlum
işte…”
Ancak içlerinde Fâtih, biraz farklı düşünüyordu. Bu son
olayla birlikte Kerim’in Bekir’i kaçırmak için oyun yaptığını düşünmeye
başlamıştı. Nasıl yaptığını, neden yaptığını bilmiyordu ama bir şekilde
kaçırmayı başarmıştı… Böyle düşünen sâdece Fâtih de değildi. Komiser de böyle
düşünüyordu. Bu yüzden iki sivil me’mûru, Kerim’in peşine takmaya karar
vermişti.
Kerim, arkadaşlarıyla hastânenin kantininde oturduktan
sonra evine gitmişti. Polisler, aramayı tamamlamış ve gitmişlerdi. Evin hâli
yapılan aramayı gösteriyordu. Her ne kadar polisler dikkâtli davranmış
sayılabilseler bile yine de biraz dağılmıştı. Özellikle az sayıdaki kitâbın
yerlerdeki görüntüsü, evin hâlini gösteriyordu. Bu arada Bekir’in evinde de
arama yapmışlar ve kayda değer bir şey bulamamışlardı.
Kerim, evde bir eksik var mı diye kontrol ettikten sonra
çevreyi toparlamaya başladı. Ancak fark etmediği bir eksiklik vardı. Geçenlerde
bit pazarından aldığı ceketlerden biri ortada yoktu. Polisler yerden birkaç
kedi kılını ve bit pazarından alınan ceketi almışlardı.
Kıyâfetin
Kadir’in öldürülmesinden sonra çöpte bulunan cekete olan benzerliğine bakarak,
komiser, birkaç polisi önce Göztepe, sonra da Samandıra’daki bit pazarına
göndermişti. Kıyâfet satan birçok kişi vardı ve böylece bir sonuca ulaşmaları
zor olacaktı. Bunun için zaman zaman polis muhbirliği yapan ve bit pazarına
sürekli gidip gelen, zaman zaman yüklü miktârda mal alan jbirine işâret ettiler
ve ceketle Kadir’in öldürülmesinden sonra çöpte bulunan giysilerin fotoğraflarını
gösterdiler. “Birkaç sa’ât vaktiniz varsa
bulurum” deyince, polisler de arabada beklemeye ve gelip gidenleri izlemeye
başlamışlardı. Hem bu arada belki hırsızlıktan aranan birileri de denk
gelebilirdi. Mâlum bit pazarlarının bu konuda sâbıkası boldur.
Yaklaşık iki saât, boş boş bekledikten sonra muhbirin
gönderdiği mesajla yanlarına gittiler. Kimin sattığını bulmuştu. Âferin sözü ya
da maddî dengi olabilecek bir şeyler beklerken, polisler hiç vakit kaybetmeden
gösterdiği tarafa gitmişlerdi bile…
Karşılarında sivil polisleri gören satıcı, önce şaşırmış
ve korkmuş, gelenlerin cinâyet masasından olduğunu öğrenince rahatlamıştı. Tezgâhını
kardeşine devrettikten sonra polislerle yürümeyi kabûl etti. “Evet, ağabey, bunları ben sattım”
deyince, polislerin “o hâlde bunu da
tanırsın” sorusuyla karşılaşmıştı. Ama polislerin gösterdiği fotoğraftaki
kişiyi tanımıyordu. Polisler üsteledikçe de, “Yok ağabey, görsem tanımaz mıyım? Bendeki hâfızâ, kimsede yoktur. Şimdi
benim tezgâha gelen adam var ya, iki yıl sonra gelsin, hatırlarım, onu ben. Ama
bu adamı hatırlayamadım. Kusûra bakmayın.”
Haklıydı, hatırlayamamıştı. Çünkü Bekir, hiç gelmemişti. O
sırada polislerden birinin telefonu çalmıştı. Arayan komiserleriydi ve bir şey
bulup bulamadıklarını soruyordu. Polislerin olanı biteni anlatmasından sonra “Telefonunuzdan Kerim’in fotoğrafını
gösterin, bakalım” deyince, polisler, hemen Kerim’in fotoğrafını göstermiş
ve adam tanımıştı. Adamın gerçekten dediği gibi hâfızâsı vardı. Hele “Sâdece bunu değil, epey şey aldı. Gelin de
hele aldıklarının benzerlerini göstereyim” deyince peşinden gitmişlerdi. Polisler
gözlerine inanamıyordu. Hemen âmirlerini arayıp, olanı biteni anlatmışlardı. Cinâyet
yerinde çöpte bulunan kanlı kıyâfetleri de Kerim almıştı. Polislerin “ne
yapacağız” demesine, “hemen gelin” diyerek karşılık vermişti.
Yardımcısına, “Kadıköy
Belediyesi’ni bir arasana. Bakalım, Câferağa’daki Sakız Gülü Sokak’ta en son ne
zaman çöp toplamışlar? Duâ et, son birkaç gündür, toplamamış olsunlar”.
Yardımcısının “Ama âmirim, belediyeler
her gün toplamıyor mu? Şimdiye kadar kalır mı?” sorusuna, “Oğlum, Türkiye’de yaşıyorsun. Sen yine
şansını dene, bakarsın, toplamamışlardır” diyerek yanıt vermişti. Haklıydı,
dört gündür sokakta çöpler toplanmıyordu. Öyle ki, bu yüzden epey çöp
birikmişti.
Hemen olay yeri inceleme birimine, apartmanın
çevresindeki çöp kutularının da incelenmesi gerektiğini söylemişti. Normal bir
insan için oldukça iğrenç gelebilecek bir işken, onlar için oldukça sıradan bir
şeydi.
Akşama doğru çöp kutularının incelenmesi tamamlanmıştı. İlginç
bir şey bulamamışlardı. Sâdece parçalanmış bir kedinin parçaları vardı. Diğerleri,
araba ezmiştir, köpekler parçalamıştır derken, Kerim’in evinde bulunan kedi
tüyleri aklına geldi ve incelenmesini istedi. Acâba aynı kediye âid olabilir
mi?
Ertesi gün rapor çıktığında düşündüklerinin doğru
olduğunu gördü. Evdeki tüylerle, çöpteki parçalar, aynı kedinindi. Ama bu,
yasal olarak bir kanıt oluşturur mu? Tabiî ki, hâyır. Ama asıl şüphelenilmesi
gereken kişiyi gösterebilir. İçinde o an, Bekir’in mâsûmiyetine dâir çok
kuvvetli bir düşünce oluştu.
Cinâyetten önce bir ara, Kerim, Filiz’i aradı; Bekir’in
öfkesini kontrol edemediğini ve dikkâtli olması gerektiğini söyledi. Ayrıca
kendi yanında kaldığını da ekleyip, adresini verdi. Cinâyetin hemen ardından
Filiz, Bekir’i suçladı. Sanki görmüş gibi kesin konuştu. Hattâ savcı
bıraktığında bile isyân etti. Onu Kerim teselli etti. Sonra Bekir’in aklına
nereden geldiyse, ağaç dikmek isteği oluştu. Hadi tamam, ama koskoca şehirde
yer kalmamış gibi Ömerli’de dikmek istedi. Sonrası mâlum…
“Neden bu konunun her yerinde Kerim
var?”
Kerim, her ne kadar bütün suçu Bekir’e yıkmayı
başardığını düşünse de, içinde engelleyemediği bir şüphe vardı. Pencereden dışarıya
baktığında, polislerin çöpleri incelediğini görmüştü. Bu arada sokağın
köşesinde duran arabayı ise bugün tam altı defâ görmüştü. Bir şeyi, farklı
yerlerde, farklı zamanlar görürsen, bu bir tesâdüf değildir. O da böyle
düşünüyordu. “Ulan komiser” diyordu. Bilgisayarından bir harita programı açıp,
dikkat çekmeden nasıl gidebileceğine bakacaktı. Önce Şile yolunu düşündü. Şile’den
Ağva’ya, Akçaova’ya ve Kandıra’ya gidecek, oradan da İzmit’e inecek ve Gölcük,
Karamürsel üzerinden yaylaya gidecekti.
“Hâyır” dedi, “olmaz. Ömerli yolunda mobese gördüğü an
alırlar beni. Hem durduk yere kışkırtmaya gerek yok. Komiseri daha da
kuşkulandırırsak, gider beni buldukları yeri kazmaya kalkarlar, bir çuval incir
batar”.
Bir süre daha bekleyecekti. Belli ki, ellerinde henüz bir
şey yoktu. Ne zaman kaçması gerekirse, o zaman kaçacaktı.
Bu arada Kerim’in eski karısı Ayşe de, olanları duymuş ve
Fâtih’in bürosuna gelmişti. Bu arada Fâtih, dâvâ üzerinde çalışmaya devâm
ediyordu. Kerim’in Bekir’i arkadaşlık uğruna kurtarmaya çalıştığını, kendisini
de yakacağını düşünüyordu. Ayşe’nin geldiğini görünce şaşırmıştı. Doğrusu yıllardır
görüşmemişlerdi. En son Kerim ile boşandıklarında mecbûren bir araya
gelmişlerdi, o kadar.
“Korkuyorum, Fâtih” dedi. “Kerim’in bir şeyler yapmasından
korkuyorum.”
Yıllar sonra
ortaya çıkan Ayşe, eski kocasından korktuğunu söylüyordu. “Bekir, hep saftı. Onun kötülüğü ancak dilindeydi. Beğenilmek isterdi
ama o kadar. Fâtih, Kerim, Bekir’i hiç sevmezdi.”
Fâtih, Ayşe’yi can
kulağı ile dinliyordu. Kerim’in yaptığı taşkınlıkları, zaman zaman büründüğü
sadist karakterini anlatıyordu. Hattâ bir keresinde çocukken hayvanlara
yaptıklarını anlattığını da eklemişti. “Ben,
kâtilin Kerim olduğunu düşünüyorum” diyordu. Ayrılırken bile medenî görünen
Kerim’in bir de iç yüzü olduğunu söylüyordu. Sürekli gösterişe duyduğu nefreti
anlatırdı, hepsinin münâfık olduğunu söylerdi. Hele şu kâğıt parçası… Bunu
ancak o yazabilirdi. Bu esnâda bir saâtten fazla zaman geçmişti. Birazdan Filiz
de gelecekti. “Beni görmesin, doğrusu ben
de onu görmeyeyim” demişti, Fâtih. Sebebini sorduğunda da boş ver demiş ve
yarım saât kadar bekleyeceğini, erken bitirirse, onunla berâber polise gitmek
istediğini söylemişti.
Bu arada Kerim, kapıcıdan polislerin kedi parçalarını
bulduğunu duymuştu. O esnâda telefonu çaldı. Arayan Filiz’di. “Karının Fâtihle
ne işi var” demesine karşılık, “Eski karımla Fâtih’e sor” demişti. İyi de,
gerçekten de ne işleri olabilirdi? Peki, Filiz, bunu nereden biliyordu? Hemen Fâtih’i
aradı. Filiz’in orada olup olmadığı ve Ayşe’yi sordu. Ayşe’nin geldiği doğruydu
ama Filiz henüz gelmemişti. Kerim, “Fâtih, Filiz’e dikkât et; büronu izliyor”
demişti. Ne oluyor diye düşünürken, Filiz geldi ve Fâtih bu konudan
bahsetmeden, konuşmayı kısa tutmaya karar verdi. Yaklaşık 15 dakîka konuşmuşlar
ve Filiz’in gitmesinden sonra Ayşe ile berâber polis merkezine gitmişlerdi.
Fâtih’in kendisini postaladığını düşünen Filiz, hemen
Kerim’in evine yönelmişti. İlginçti, oysa Kerim’e dâir hiçbir hoşlanma ya da
sevgi duymuyordu. Herhangi bir duygu beslemiyordu. Ama yine de ona yönelik çok
güçlü bir cinsel istek taşıyordu.
Kapının önündeki polisler, Bekir’in karısının Kerim’in
evine geldiğini haber verdiklerinde komiser, “Çıkana kadar dikkat edin ve nöbet değişimine kadar gözünüzü kırpmayın”
demişti.
Filiz, bir şişe kırmızı şarapla gelmişti. Kerim’in ne
sevdiğini biliyordu. Birer kadeh içtikten sonra ikincisine gerek kalmamıştı. Karşılıklı
olarak oldukça istekli ve coşkun bir gece geçirmişlerdi. Kerim, cinâyet
gecesindeki konsomatrisi görür gibi oldu. Bütün enerjisini veriyor ve aynı
şekilde bütün enerjisini veren bir kadınla sevişiyordu. İki taraf için daha önce
yaşayamadıkları bir ilişki olmuştu ve sonunda, kendilerini tamâmen
tüketmişlerdi. İşte, şimdi Filiz uyuyordu. Uyandığında kolları ve ayaklarından
bağlandığını, ağzının kapandığını gördü.
“Gece için
teşekkürler” dedi, “Ama ben… Kendisini
gösteren kadınları da sevmem. Bu da bir gösteriştir” demiş ve yastığının
kenarına iliştirdiği bir kâğıda 4/142 yazmıştı. Filiz, Kadir’i öldürenin Bekir
olmadığını anlamış ama her şey için çok geç kalmıştı. En son gördüğü, vücûduna
girmek üzere olan bir bıçaktı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder