10 Ağustos 2017 Perşembe

GÖSTERİŞ GÜNÂHTIR 4

            Savcılık, Bekir için gıyâben tutuklama karârı çıkartmış ve polis, her yerde Bekir’i arıyordu. Bu arada Kerim, kendisine geldiğinde hastânedeydi. Başında da telefonda konuştuğu komiserle doktor vardı.

            Kerim’in bir şey söylemesine fırsat vermeden, “Bekir, sizi bayıltmış” dedi. Komiserin bakışında farklı şüpheler vardı, sanki. “Sizi neden bayılttığını anlamıyorum” dedi. Komiser, sorgulayan bakışı görünce, açıklamaya başladı.

            “Bekir, sizi babasının hâtırâsından dolayı, fidan dikmeye götürmedi mi? Kaçmayı düşünen biri, neden böyle bir oyuna başvursun, sizi oraya kadar götürsün, sonra da sizi bayıltsın? Arabanızın yanında termosun içine konmuş, etil alkol bulduk. Bu kadar uğraşmasına ne gerek var ki? Doğrudan kaçabilirdi. Yâni sizi buraya kadar getirip, bayıltıp, şu saâte kadar çoktan İstanbul’dan kaçabilirdi. En azından kaçmayı düşünen biri için çok anlamlı değil, yaptığı.”

            Doktorların gidebileceğini söylemesinden sonra gitmek için ayağa kalkınca, komiser, “Bu arada bugün, hem sizin, hem de şu ân Filiz hanımın oturduğu evlerde, arkadaşlarımız arama yaptılar. Haberiniz olsun.”

            Kerim, odadan çıktığında arkadaşları onu bekliyordu. Hepsi heyecanlanmıştı. Olanları anlayamıyorlardı. “Hiç beklemezdim, böyle bir şey olacağını. Ona inanmıştım. Fidanı diktik, sonra kayboldu. Bir süre aradım, bulamadım. Sonra komiseri aradım. Bir anda çıktı ve sonrası mâlum işte…”

            Ancak içlerinde Fâtih, biraz farklı düşünüyordu. Bu son olayla birlikte Kerim’in Bekir’i kaçırmak için oyun yaptığını düşünmeye başlamıştı. Nasıl yaptığını, neden yaptığını bilmiyordu ama bir şekilde kaçırmayı başarmıştı… Böyle düşünen sâdece Fâtih de değildi. Komiser de böyle düşünüyordu. Bu yüzden iki sivil me’mûru, Kerim’in peşine takmaya karar vermişti.

            Kerim, arkadaşlarıyla hastânenin kantininde oturduktan sonra evine gitmişti. Polisler, aramayı tamamlamış ve gitmişlerdi. Evin hâli yapılan aramayı gösteriyordu. Her ne kadar polisler dikkâtli davranmış sayılabilseler bile yine de biraz dağılmıştı. Özellikle az sayıdaki kitâbın yerlerdeki görüntüsü, evin hâlini gösteriyordu. Bu arada Bekir’in evinde de arama yapmışlar ve kayda değer bir şey bulamamışlardı.

            Kerim, evde bir eksik var mı diye kontrol ettikten sonra çevreyi toparlamaya başladı. Ancak fark etmediği bir eksiklik vardı. Geçenlerde bit pazarından aldığı ceketlerden biri ortada yoktu. Polisler yerden birkaç kedi kılını ve bit pazarından alınan ceketi almışlardı.

Kıyâfetin Kadir’in öldürülmesinden sonra çöpte bulunan cekete olan benzerliğine bakarak, komiser, birkaç polisi önce Göztepe, sonra da Samandıra’daki bit pazarına göndermişti. Kıyâfet satan birçok kişi vardı ve böylece bir sonuca ulaşmaları zor olacaktı. Bunun için zaman zaman polis muhbirliği yapan ve bit pazarına sürekli gidip gelen, zaman zaman yüklü miktârda mal alan jbirine işâret ettiler ve ceketle Kadir’in öldürülmesinden sonra çöpte bulunan giysilerin fotoğraflarını gösterdiler. “Birkaç sa’ât vaktiniz varsa bulurum” deyince, polisler de arabada beklemeye ve gelip gidenleri izlemeye başlamışlardı. Hem bu arada belki hırsızlıktan aranan birileri de denk gelebilirdi. Mâlum bit pazarlarının bu konuda sâbıkası boldur.

            Yaklaşık iki saât, boş boş bekledikten sonra muhbirin gönderdiği mesajla yanlarına gittiler. Kimin sattığını bulmuştu. Âferin sözü ya da maddî dengi olabilecek bir şeyler beklerken, polisler hiç vakit kaybetmeden gösterdiği tarafa gitmişlerdi bile…

            Karşılarında sivil polisleri gören satıcı, önce şaşırmış ve korkmuş, gelenlerin cinâyet masasından olduğunu öğrenince rahatlamıştı. Tezgâhını kardeşine devrettikten sonra polislerle yürümeyi kabûl etti. “Evet, ağabey, bunları ben sattım” deyince, polislerin “o hâlde bunu da tanırsın” sorusuyla karşılaşmıştı. Ama polislerin gösterdiği fotoğraftaki kişiyi tanımıyordu. Polisler üsteledikçe de, “Yok ağabey, görsem tanımaz mıyım? Bendeki hâfızâ, kimsede yoktur. Şimdi benim tezgâha gelen adam var ya, iki yıl sonra gelsin, hatırlarım, onu ben. Ama bu adamı hatırlayamadım. Kusûra bakmayın.”

            Haklıydı, hatırlayamamıştı. Çünkü Bekir, hiç gelmemişti. O sırada polislerden birinin telefonu çalmıştı. Arayan komiserleriydi ve bir şey bulup bulamadıklarını soruyordu. Polislerin olanı biteni anlatmasından sonra “Telefonunuzdan Kerim’in fotoğrafını gösterin, bakalım” deyince, polisler, hemen Kerim’in fotoğrafını göstermiş ve adam tanımıştı. Adamın gerçekten dediği gibi hâfızâsı vardı. Hele “Sâdece bunu değil, epey şey aldı. Gelin de hele aldıklarının benzerlerini göstereyim” deyince peşinden gitmişlerdi. Polisler gözlerine inanamıyordu. Hemen âmirlerini arayıp, olanı biteni anlatmışlardı. Cinâyet yerinde çöpte bulunan kanlı kıyâfetleri de Kerim almıştı. Polislerin “ne yapacağız” demesine, “hemen gelin” diyerek karşılık vermişti.

            Yardımcısına, “Kadıköy Belediyesi’ni bir arasana. Bakalım, Câferağa’daki Sakız Gülü Sokak’ta en son ne zaman çöp toplamışlar? Duâ et, son birkaç gündür, toplamamış olsunlar”. Yardımcısının “Ama âmirim, belediyeler her gün toplamıyor mu? Şimdiye kadar kalır mı?” sorusuna, “Oğlum, Türkiye’de yaşıyorsun. Sen yine şansını dene, bakarsın, toplamamışlardır” diyerek yanıt vermişti. Haklıydı, dört gündür sokakta çöpler toplanmıyordu. Öyle ki, bu yüzden epey çöp birikmişti.

            Hemen olay yeri inceleme birimine, apartmanın çevresindeki çöp kutularının da incelenmesi gerektiğini söylemişti. Normal bir insan için oldukça iğrenç gelebilecek bir işken, onlar için oldukça sıradan bir şeydi.

            Akşama doğru çöp kutularının incelenmesi tamamlanmıştı. İlginç bir şey bulamamışlardı. Sâdece parçalanmış bir kedinin parçaları vardı. Diğerleri, araba ezmiştir, köpekler parçalamıştır derken, Kerim’in evinde bulunan kedi tüyleri aklına geldi ve incelenmesini istedi. Acâba aynı kediye âid olabilir mi?

            Ertesi gün rapor çıktığında düşündüklerinin doğru olduğunu gördü. Evdeki tüylerle, çöpteki parçalar, aynı kedinindi. Ama bu, yasal olarak bir kanıt oluşturur mu? Tabiî ki, hâyır. Ama asıl şüphelenilmesi gereken kişiyi gösterebilir. İçinde o an, Bekir’in mâsûmiyetine dâir çok kuvvetli bir düşünce oluştu.

            Cinâyetten önce bir ara, Kerim, Filiz’i aradı; Bekir’in öfkesini kontrol edemediğini ve dikkâtli olması gerektiğini söyledi. Ayrıca kendi yanında kaldığını da ekleyip, adresini verdi. Cinâyetin hemen ardından Filiz, Bekir’i suçladı. Sanki görmüş gibi kesin konuştu. Hattâ savcı bıraktığında bile isyân etti. Onu Kerim teselli etti. Sonra Bekir’in aklına nereden geldiyse, ağaç dikmek isteği oluştu. Hadi tamam, ama koskoca şehirde yer kalmamış gibi Ömerli’de dikmek istedi. Sonrası mâlum…

            “Neden bu konunun her yerinde Kerim var?”

            Kerim, her ne kadar bütün suçu Bekir’e yıkmayı başardığını düşünse de, içinde engelleyemediği bir şüphe vardı. Pencereden dışarıya baktığında, polislerin çöpleri incelediğini görmüştü. Bu arada sokağın köşesinde duran arabayı ise bugün tam altı defâ görmüştü. Bir şeyi, farklı yerlerde, farklı zamanlar görürsen, bu bir tesâdüf değildir. O da böyle düşünüyordu. “Ulan komiser” diyordu. Bilgisayarından bir harita programı açıp, dikkat çekmeden nasıl gidebileceğine bakacaktı. Önce Şile yolunu düşündü. Şile’den Ağva’ya, Akçaova’ya ve Kandıra’ya gidecek, oradan da İzmit’e inecek ve Gölcük, Karamürsel üzerinden yaylaya gidecekti.

            “Hâyır” dedi, “olmaz. Ömerli yolunda mobese gördüğü an alırlar beni. Hem durduk yere kışkırtmaya gerek yok. Komiseri daha da kuşkulandırırsak, gider beni buldukları yeri kazmaya kalkarlar, bir çuval incir batar”.

            Bir süre daha bekleyecekti. Belli ki, ellerinde henüz bir şey yoktu. Ne zaman kaçması gerekirse, o zaman kaçacaktı.

            Bu arada Kerim’in eski karısı Ayşe de, olanları duymuş ve Fâtih’in bürosuna gelmişti. Bu arada Fâtih, dâvâ üzerinde çalışmaya devâm ediyordu. Kerim’in Bekir’i arkadaşlık uğruna kurtarmaya çalıştığını, kendisini de yakacağını düşünüyordu. Ayşe’nin geldiğini görünce şaşırmıştı. Doğrusu yıllardır görüşmemişlerdi. En son Kerim ile boşandıklarında mecbûren bir araya gelmişlerdi, o kadar.

            “Korkuyorum, Fâtih” dedi. “Kerim’in bir şeyler yapmasından korkuyorum.”

            Yıllar sonra ortaya çıkan Ayşe, eski kocasından korktuğunu söylüyordu. “Bekir, hep saftı. Onun kötülüğü ancak dilindeydi. Beğenilmek isterdi ama o kadar. Fâtih, Kerim, Bekir’i hiç sevmezdi.”

            Fâtih, Ayşe’yi can kulağı ile dinliyordu. Kerim’in yaptığı taşkınlıkları, zaman zaman büründüğü sadist karakterini anlatıyordu. Hattâ bir keresinde çocukken hayvanlara yaptıklarını anlattığını da eklemişti. “Ben, kâtilin Kerim olduğunu düşünüyorum” diyordu. Ayrılırken bile medenî görünen Kerim’in bir de iç yüzü olduğunu söylüyordu. Sürekli gösterişe duyduğu nefreti anlatırdı, hepsinin münâfık olduğunu söylerdi. Hele şu kâğıt parçası… Bunu ancak o yazabilirdi. Bu esnâda bir saâtten fazla zaman geçmişti. Birazdan Filiz de gelecekti. “Beni görmesin, doğrusu ben de onu görmeyeyim” demişti, Fâtih. Sebebini sorduğunda da boş ver demiş ve yarım saât kadar bekleyeceğini, erken bitirirse, onunla berâber polise gitmek istediğini söylemişti.

            Bu arada Kerim, kapıcıdan polislerin kedi parçalarını bulduğunu duymuştu. O esnâda telefonu çaldı. Arayan Filiz’di. “Karının Fâtihle ne işi var” demesine karşılık, “Eski karımla Fâtih’e sor” demişti. İyi de, gerçekten de ne işleri olabilirdi? Peki, Filiz, bunu nereden biliyordu? Hemen Fâtih’i aradı. Filiz’in orada olup olmadığı ve Ayşe’yi sordu. Ayşe’nin geldiği doğruydu ama Filiz henüz gelmemişti. Kerim, “Fâtih, Filiz’e dikkât et; büronu izliyor” demişti. Ne oluyor diye düşünürken, Filiz geldi ve Fâtih bu konudan bahsetmeden, konuşmayı kısa tutmaya karar verdi. Yaklaşık 15 dakîka konuşmuşlar ve Filiz’in gitmesinden sonra Ayşe ile berâber polis merkezine gitmişlerdi.

            Fâtih’in kendisini postaladığını düşünen Filiz, hemen Kerim’in evine yönelmişti. İlginçti, oysa Kerim’e dâir hiçbir hoşlanma ya da sevgi duymuyordu. Herhangi bir duygu beslemiyordu. Ama yine de ona yönelik çok güçlü bir cinsel istek taşıyordu.

            Kapının önündeki polisler, Bekir’in karısının Kerim’in evine geldiğini haber verdiklerinde komiser, “Çıkana kadar dikkat edin ve nöbet değişimine kadar gözünüzü kırpmayın” demişti.

            Filiz, bir şişe kırmızı şarapla gelmişti. Kerim’in ne sevdiğini biliyordu. Birer kadeh içtikten sonra ikincisine gerek kalmamıştı. Karşılıklı olarak oldukça istekli ve coşkun bir gece geçirmişlerdi. Kerim, cinâyet gecesindeki konsomatrisi görür gibi oldu. Bütün enerjisini veriyor ve aynı şekilde bütün enerjisini veren bir kadınla sevişiyordu. İki taraf için daha önce yaşayamadıkları bir ilişki olmuştu ve sonunda, kendilerini tamâmen tüketmişlerdi. İşte, şimdi Filiz uyuyordu. Uyandığında kolları ve ayaklarından bağlandığını, ağzının kapandığını gördü.


            “Gece için teşekkürler” dedi, “Ama ben… Kendisini gösteren kadınları da sevmem. Bu da bir gösteriştir” demiş ve yastığının kenarına iliştirdiği bir kâğıda 4/142 yazmıştı. Filiz, Kadir’i öldürenin Bekir olmadığını anlamış ama her şey için çok geç kalmıştı. En son gördüğü, vücûduna girmek üzere olan bir bıçaktı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder