14 Ağustos 2017 Pazartesi

GÖSTERİŞ GÜNÂHTIR 6

Bekir’in cenâzesinde arkadaş grubunun tamâmı, Kerim dışında, bir araya gelmişti. Ayşe ve diğerlerinin eşleri de gelmişti. Hiçbirinin ağzını bıçak açmıyor, kimse konuşmak istemiyordu. Hepsinin yüzüne korku hâkimdi. Öyle ki, gözlerindeki korkudan, üzülüp üzülmedikleri bile belli olmuyordu.

            Bu arada Kerim’in kaçmasından dolayı kapıda bekleyen polis me’mûrları hakkında soruşturma açılmıştı. Ancak müfettişler de dâhil olmak üzere herkes, soruşturmanın başında, bir şeyin çıkmayacağını biliyordu. Sonuçta bu ülke, bu tarz hatâları, maalesef, çok yaşadığı için neredeyse herkes kanıksamıştı.

            Câmiye gelenler içinde Bekir’in ölümüne üzülen, sâdece Bekir’in annesiydi. Sürekli ağlıyor, “bulun o kâtili” diyordu. Bir ara Bekir’in arkadaşlarının yanına gelmiş ve yüzlerine karşı haykırmıştı. “Neyine korkuyorsunuz? O da sizin gibi etten kemikten değil mi? Hem korkunca ölünmüyor mu? Korkunun ecele faydası mı var? Niye korkuyorsunuz? Hadi şu kadın korksun. Eski karısı… Hele size ne oluyor da, onca erkek hâlinizle korkuyorsunuz? Gelmeyin oğlumun cenâzesine… Gidin, istemiyorum sizi” diyordu. Elbette, bunlar bir acılı ananın sözleriydi ve anlayışla karşılamak gerekirdi. Ama çok da haksız sayılmayacağını, onlar da biliyordu.

            Bu arada şehrin başka bir yerinde, başka bir câmisinde de Filiz’in cenâzesi kaldırılacaktı. Ancak geride sâdece bir annesi olduğu için câmi cemaâti tarafından namazı kılındı. Cenâze aracında ise sâdece şoför, imâm ve annesi vardı. Mezârlık işçisi iki kişiyle, civârda su satan çocuklardan birkaçının katılımıyla Filiz defnedilebilmişti. Annesinin ağzını bıçak açmıyordu. Kızına yaptığı birçok şeyden dolayı kızgındı. Ancak cesedinin Kerim’in evinde bulunduğunu öğrendikten sonra kızgınlığı kat be kat artmıştı. Hele Filiz’in çıplak cesedinin üzerindeki Kerim’e âid meni parçalarından sonra… Bu yüzden ne cenâze sırasında, ne de mezarlıkta imâmın “Hakkınızı helâl ediyor musunuz” sorusuna sessizlikle yanıt vermiş, ediyorum dememişti.

            Televizyonlar ise bambaşka bir âlemde, bu durumda elde edebileceğimiz en yüksek reytingi elde edelim, derdindeydiler. Farklı kanallardaki programlar, kendilerince Kerim’i inceliyor, ne yaptığını, neden yaptığını ve nerede olabileceğini tartışıyorlardı. Bu programlardan birinde, bir psikolog, Kerim’in her açıdan psikolojik bir etüdünü yapmıştı. Onun hakkında anlatılanlar, yazılanlar üzerinden tam bir karakter analizi yapmıştı.

            “Kerim, basit bir psikopatın ötesinde biri. Bir seri kâtil. Genel olarak sâhib olduğu takıntılar, bunların kutsal kavramlar üzerine inşâ edilmesi ve cinâyetlerini bu şekilde inşâ edilmiş takıntıların etkisiyle işlemesi, önemli göstergeler. Ayrıca cinâyetleri işlemeden önce, hayvanlar üzerinde uygulaması da, yine buna işâret ediyor. Bütün seri kâtiller, işe hayvanlar üzerinde işkence yaparak ve öldürerek başlarlar. Emînim, çocukluğuna dâir tanıklık yapabilecek kişilere ve bilgilere ulaşılabilirse, çocukluğunda da hayvanlara işkence yaptığını, öldürdüğünü görürüz.

            Bu noktada bir çocuğun hayvanlara işkence yapması ve öldürmesi, bize geleceğe yönelik büyük bir alarm teşkil etmektedir. Böyle çocukların sürekli kontrol altında tutulması, psikolojik destek verilmesi gerekir. Bâzı âileler, bilinçsizce çocuklarına hayvanları öldürtüyorlar. Ellerine silâh verip, ava götürüyorlar; sapanla kuşları öldürtüyorlar; kurban bayramında izlemesini sağlayıp, eline bıçak veriyorlar; kedilerin kuyruklarını kesip, köpekleri taşlatıyorlar. Yâni bilinçsizce seri kâtil ya da psikopat adaylarımızı yetiştiriyoruz. Hani diyoruz ya, insanlar eskiden böyle değildi, ne ara böyle olduk, neden psikopatlıklar bu kadar arttı diye. İşte, temelinde bu yatıyor, demişti.”

            Kurban bayramı ile ilgili eleştiri ise bir anda ekranda ve stüdyoda buz gibi bir hava yaratmış. Psikoloğun sözü biter bitmez, reklama girmişlerdi. Reklam bittiğinde ise psikolog gitmiş, daha doğrusu gönderilmişti. O da sosyal medya hesâbına “Çocuğunuzun eline bıçak verip, bir cânı almasını sağlıyorsanız, neden psikopat oldu diye sormayacaksınız” yazmıştı.

* * *

            Kerim, iyiden iyiye ormanda yaşamaya alışmıştı. Bu arada çadırının olduğu alanı, hem görünmeyecek, hem de soğuktan daha az etkilenecek bir duruma getirmişti. Eksikleri, yanında getirmeyi unuttuğu malzemeleri, âletleri vardı. Tencere, tava gibi bâzı eşyâları, Delmece Yaylası’ndaki birkaç evden çalarak elde etmişti. Kış mevsiminin şu günlerinde yaylada kimse olmadığı için birkaç eve girmiş ve işine yarayan, yarayacağını düşündüğü şeyleri almıştı. Hattâ bu evlerden birinde bir tüfek de bulmuştu.

Tüfek sâhibinin, tüfeği burada bırakması pek normal değil, diye düşünse de, önüne gelen fırsatı kaçıracak değildi. Unutulmuş ya da bırakılmış… Bu, onun için iyi olmuştu. Bu arada girdiği evlerde kalan az biraz kuru gıdayı da almıştı.

            Artık ormanı iyiden iyiye öğrenmişti. Aralığın ortasına geldiğinde kış boyunca yetecek gıdayı elde etmeye çalışıyordu. Bir gün ormanın iç kesimlerinde bir kaçak avcıyı gördü. Normal şartlarda kaçak avcılar, grup hâlinde dolaşırken, bunun tek olması dikkâtini çekmiş ve izlemeye başlamıştı. Belli ki, iyi nişancıydı. Yarım sa’âtte dört ördek ve bir karaca avlamıştı. Ördeklerin her birini yan yana gelecek şekilde dizmiş ve arkalarına da karacayı koymuştu. Kendisi de telefonunu ayarlamış ve karacanın arkasında çömelerek kendisini çekmişti. Sonrasında da avcılığını, nişancılığını öven cümlelerle sosyal medyada paylaşmıştı. Böbürlenmesi o boyuttaydı ki, yaptığının yasak olduğunu bile umursamamıştı. Telefonunu tekrar cebine koyduğunda ise sırtından giren bıçak, göğsünü delip geçmişti…

            Yakasına 4/142 yazısını iliştirdikten sonra karaca ile ördekleri ise oracıkta parçalayıp, etlerini yanında götürmüş ve uzun süre dayanması için kar dolu kovaların içinde toprağa gömmüştü. Bu onun için aynı zamanda bir deneydi. Ertesi gün etleri gömdüğü yere gitmişti. Karda ve toprakta bir eşeleme izi yoktu. Sonraki gün yine gitmiş, yine bir iz görmemişti. Böylece etlerinin kokusunun dışarıdan alınmadığını anlamıştı. Elbette avcının cesedi bulunacaktı ve çevreyi ona göre arayacaklardı. Ama etlerin kokusunu alırlarsa, burada barınması imkânsızlaşırdı. Sonuçta bütün kışı, yerinden ayrılmadan geçirmeye kararlıydı. Bütün bir kışı, sessiz ve hareketsiz geçirmek. Gizlenmek için gerekli olan da bu değil midir?

            Avcının cesedi bulunduğunda büyük ölçüde parçalanmıştı. Öyle ki, göğüs bölgesinde et kalmamış, geriye iskeleti kalmıştı. Kâğıddan da eser kalmamış, kendisiyle bağlantı kurulmasını engellemişti. Zâten tüfeği de yanındaydı. Hiç kimse öldürüldüğünü düşünmüyordu. Çantasında yer alan kimliği ve ehliyeti sâyesinde kim olduğunu öğrenmişlerdi. Sonrasında yapılan DNA testiyle de bu kesinleşmişti. Ön otopsi ve DNA testi yeterli görülmüş, nedense detaylı otopsi yapılmasını kimse istememişti.


            Sosyal medyada ise öldüğü haberi gelene kadar paylaştığı fotoğraf üzerinden eleştiriler yapılıyor, bunun suç olduğu, kendisinin bir kâtil olduğu ifâde ediliyordu. Orman Bakanlığı ile çevreci örgütler de, bu alenî kaçak avcılıktan dolayı harekete geçmiş ve suç duyurusunda bulunmuştu. Elbette DNA raporu açıklanarak, bulunan cesedin kimliği açıklanınca, suç duyurusu iptâl olmuş, eleştiriler son bulmuştu. Ama elbette, bu durum, insanların bir kısmının içindeki duyguları ortadan kaldırmıyordu. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder