Bekir’in cenâzesinde
arkadaş grubunun tamâmı, Kerim dışında, bir araya gelmişti. Ayşe ve
diğerlerinin eşleri de gelmişti. Hiçbirinin ağzını bıçak açmıyor, kimse
konuşmak istemiyordu. Hepsinin yüzüne korku hâkimdi. Öyle ki, gözlerindeki korkudan,
üzülüp üzülmedikleri bile belli olmuyordu.
Bu arada Kerim’in kaçmasından dolayı kapıda bekleyen
polis me’mûrları hakkında soruşturma açılmıştı. Ancak müfettişler de dâhil
olmak üzere herkes, soruşturmanın başında, bir şeyin çıkmayacağını biliyordu. Sonuçta
bu ülke, bu tarz hatâları, maalesef, çok yaşadığı için neredeyse herkes
kanıksamıştı.
Câmiye gelenler içinde Bekir’in ölümüne üzülen, sâdece
Bekir’in annesiydi. Sürekli ağlıyor, “bulun o kâtili” diyordu. Bir ara Bekir’in
arkadaşlarının yanına gelmiş ve yüzlerine karşı haykırmıştı. “Neyine korkuyorsunuz? O da sizin gibi etten
kemikten değil mi? Hem korkunca ölünmüyor mu? Korkunun ecele faydası mı var?
Niye korkuyorsunuz? Hadi şu kadın korksun. Eski karısı… Hele size ne oluyor da,
onca erkek hâlinizle korkuyorsunuz? Gelmeyin oğlumun cenâzesine… Gidin,
istemiyorum sizi” diyordu. Elbette, bunlar bir acılı ananın sözleriydi ve
anlayışla karşılamak gerekirdi. Ama çok da haksız sayılmayacağını, onlar da
biliyordu.
Bu arada şehrin başka bir yerinde, başka bir câmisinde de
Filiz’in cenâzesi kaldırılacaktı. Ancak geride sâdece bir annesi olduğu için
câmi cemaâti tarafından namazı kılındı. Cenâze aracında ise sâdece şoför, imâm
ve annesi vardı. Mezârlık işçisi iki kişiyle, civârda su satan çocuklardan
birkaçının katılımıyla Filiz defnedilebilmişti. Annesinin ağzını bıçak
açmıyordu. Kızına yaptığı birçok şeyden dolayı kızgındı. Ancak cesedinin Kerim’in
evinde bulunduğunu öğrendikten sonra kızgınlığı kat be kat artmıştı. Hele Filiz’in
çıplak cesedinin üzerindeki Kerim’e âid meni parçalarından sonra… Bu yüzden ne
cenâze sırasında, ne de mezarlıkta imâmın “Hakkınızı helâl ediyor musunuz”
sorusuna sessizlikle yanıt vermiş, ediyorum dememişti.
Televizyonlar ise bambaşka bir âlemde, bu durumda elde
edebileceğimiz en yüksek reytingi elde edelim, derdindeydiler. Farklı kanallardaki
programlar, kendilerince Kerim’i inceliyor, ne yaptığını, neden yaptığını ve
nerede olabileceğini tartışıyorlardı. Bu programlardan birinde, bir psikolog,
Kerim’in her açıdan psikolojik bir etüdünü yapmıştı. Onun hakkında
anlatılanlar, yazılanlar üzerinden tam bir karakter analizi yapmıştı.
“Kerim, basit bir
psikopatın ötesinde biri. Bir seri kâtil. Genel olarak sâhib olduğu takıntılar,
bunların kutsal kavramlar üzerine inşâ edilmesi ve cinâyetlerini bu şekilde
inşâ edilmiş takıntıların etkisiyle işlemesi, önemli göstergeler. Ayrıca cinâyetleri
işlemeden önce, hayvanlar üzerinde uygulaması da, yine buna işâret ediyor. Bütün
seri kâtiller, işe hayvanlar üzerinde işkence yaparak ve öldürerek başlarlar. Emînim,
çocukluğuna dâir tanıklık yapabilecek kişilere ve bilgilere ulaşılabilirse,
çocukluğunda da hayvanlara işkence yaptığını, öldürdüğünü görürüz.
Bu noktada bir çocuğun hayvanlara
işkence yapması ve öldürmesi, bize geleceğe yönelik büyük bir alarm teşkil etmektedir.
Böyle çocukların sürekli kontrol altında tutulması, psikolojik destek verilmesi
gerekir. Bâzı âileler, bilinçsizce çocuklarına hayvanları öldürtüyorlar. Ellerine
silâh verip, ava götürüyorlar; sapanla kuşları öldürtüyorlar; kurban bayramında
izlemesini sağlayıp, eline bıçak veriyorlar; kedilerin kuyruklarını kesip,
köpekleri taşlatıyorlar. Yâni bilinçsizce seri kâtil ya da psikopat
adaylarımızı yetiştiriyoruz. Hani diyoruz ya, insanlar eskiden böyle değildi,
ne ara böyle olduk, neden psikopatlıklar bu kadar arttı diye. İşte, temelinde
bu yatıyor, demişti.”
Kurban bayramı ile ilgili eleştiri ise bir anda ekranda
ve stüdyoda buz gibi bir hava yaratmış. Psikoloğun sözü biter bitmez, reklama
girmişlerdi. Reklam bittiğinde ise psikolog gitmiş, daha doğrusu gönderilmişti.
O da sosyal medya hesâbına “Çocuğunuzun
eline bıçak verip, bir cânı almasını sağlıyorsanız, neden psikopat oldu diye sormayacaksınız”
yazmıştı.
*
* *
Kerim, iyiden iyiye ormanda yaşamaya alışmıştı. Bu arada
çadırının olduğu alanı, hem görünmeyecek, hem de soğuktan daha az etkilenecek
bir duruma getirmişti. Eksikleri, yanında getirmeyi unuttuğu malzemeleri,
âletleri vardı. Tencere, tava gibi bâzı eşyâları, Delmece Yaylası’ndaki birkaç
evden çalarak elde etmişti. Kış mevsiminin şu günlerinde yaylada kimse olmadığı
için birkaç eve girmiş ve işine yarayan, yarayacağını düşündüğü şeyleri
almıştı. Hattâ bu evlerden birinde bir tüfek de bulmuştu.
Tüfek
sâhibinin, tüfeği burada bırakması pek normal değil, diye düşünse de, önüne
gelen fırsatı kaçıracak değildi. Unutulmuş ya da bırakılmış… Bu, onun için iyi
olmuştu. Bu arada girdiği evlerde kalan az biraz kuru gıdayı da almıştı.
Artık ormanı iyiden iyiye öğrenmişti. Aralığın ortasına
geldiğinde kış boyunca yetecek gıdayı elde etmeye çalışıyordu. Bir gün ormanın
iç kesimlerinde bir kaçak avcıyı gördü. Normal şartlarda kaçak avcılar, grup
hâlinde dolaşırken, bunun tek olması dikkâtini çekmiş ve izlemeye başlamıştı. Belli
ki, iyi nişancıydı. Yarım sa’âtte dört ördek ve bir karaca avlamıştı. Ördeklerin
her birini yan yana gelecek şekilde dizmiş ve arkalarına da karacayı koymuştu. Kendisi
de telefonunu ayarlamış ve karacanın arkasında çömelerek kendisini çekmişti. Sonrasında
da avcılığını, nişancılığını öven cümlelerle sosyal medyada paylaşmıştı. Böbürlenmesi
o boyuttaydı ki, yaptığının yasak olduğunu bile umursamamıştı. Telefonunu tekrar
cebine koyduğunda ise sırtından giren bıçak, göğsünü delip geçmişti…
Yakasına 4/142 yazısını iliştirdikten sonra karaca ile
ördekleri ise oracıkta parçalayıp, etlerini yanında götürmüş ve uzun süre
dayanması için kar dolu kovaların içinde toprağa gömmüştü. Bu onun için aynı
zamanda bir deneydi. Ertesi gün etleri gömdüğü yere gitmişti. Karda ve toprakta
bir eşeleme izi yoktu. Sonraki gün yine gitmiş, yine bir iz görmemişti. Böylece
etlerinin kokusunun dışarıdan alınmadığını anlamıştı. Elbette avcının cesedi
bulunacaktı ve çevreyi ona göre arayacaklardı. Ama etlerin kokusunu alırlarsa,
burada barınması imkânsızlaşırdı. Sonuçta bütün kışı, yerinden ayrılmadan
geçirmeye kararlıydı. Bütün bir kışı, sessiz ve hareketsiz geçirmek. Gizlenmek için
gerekli olan da bu değil midir?
Avcının cesedi bulunduğunda büyük ölçüde parçalanmıştı. Öyle
ki, göğüs bölgesinde et kalmamış, geriye iskeleti kalmıştı. Kâğıddan da eser
kalmamış, kendisiyle bağlantı kurulmasını engellemişti. Zâten tüfeği de
yanındaydı. Hiç kimse öldürüldüğünü düşünmüyordu. Çantasında yer alan kimliği
ve ehliyeti sâyesinde kim olduğunu öğrenmişlerdi. Sonrasında yapılan DNA
testiyle de bu kesinleşmişti. Ön otopsi ve DNA testi yeterli görülmüş, nedense
detaylı otopsi yapılmasını kimse istememişti.
Sosyal medyada ise öldüğü haberi gelene kadar paylaştığı
fotoğraf üzerinden eleştiriler yapılıyor, bunun suç olduğu, kendisinin bir
kâtil olduğu ifâde ediliyordu. Orman Bakanlığı ile çevreci örgütler de, bu alenî
kaçak avcılıktan dolayı harekete geçmiş ve suç duyurusunda bulunmuştu. Elbette DNA
raporu açıklanarak, bulunan cesedin kimliği açıklanınca, suç duyurusu iptâl
olmuş, eleştiriler son bulmuştu. Ama elbette, bu durum, insanların bir kısmının
içindeki duyguları ortadan kaldırmıyordu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder