Bekir hâlâ ne olduğunu
anlamaya çalışıyor, elleri kelepçeli sorgu odasına götürülürken, yaşananların
bir kâbus olmasını umuyordu. Bu arada artık eski karısı denebilecek olan Filiz,
karakolun ortasında “kâtil” diyerek bağırıp çağırıyordu. Polisler, Bekir’in
sorguya alınacağını, Kerim ile Filiz’in de bir yere kaybolmamaları gerektiğini,
ifâde vereceklerini söylemişti.
O sırada Kerim’in telefonuyla avukat olan arkadaşları
Fâtih gelmişti. Kerim ile Filiz’in yanına uğramadan önce görevli polislerle
konuşmuştu. Bekir’in cinâyet şüphelisi olması, belki de en çok onu rahatsız
etmişti. O sırada Filiz’in Kerim’in omzunda ağlaması da dikkâtini çekmişti.
Filiz, sürekli Kerim’e, “hayâtımı kurtardın”, “beni
aramasan, uyarmasan belki de ölen ben olurdum” diyordu. Kerim, birkaç gün evvel
Filiz’i aramış, Bekir’le barışırlarsa bunun daha iyi olacağını söylemişti. Ama
yine de ne karar alırsa alsın, yanında olacağını, destekleyeceğini söylemişti.
Bununla berâber bir süre Bekir’in üstüne gitmemesini, bağırıp çağırır,
kızdırırsa, ne olacağını bilemediğini de eklemişti. “Şu aralar öfkesini kontrol etmekte zorlanıyor. Ben olmasam kim bilir, neler
yapar. Bu yüzden bir sıkıntı olursa, hemen beni ara, ben hallederim”
demişti. Bu arada bir süre daha muhatab olmamaları adına, Bekir’in evde kalmış
eşyâsı falan varsa, kendi adresine kargoyla yollayabileceğini söylemiş ve
adresini vermişti.
İşte, Kerim’in dediği çıkmıştı. “Bekir, öfkesini kontrol edemedi, zavallı adamı öldürdü” diye
düşünüyordu. Bu yüzden birkaç günlük sevgilisinin cesedini gördüğünde doğrudan
aklına bu düşünce gelmiş ve hemen polise Bekir’in öldürmüş olabileceğini
söylemişti. Telefonuna kaydettiği adresten de Bekir’in kaldığı yeri söylemişti.
Fâtih, Bekir’i görmüş, polislerle konuşmuş ve Bekir’in
sorgusuna girmişti. Açıkçası yirmi yıllık arkadaşının böyle bir şeyi
yapabileceğine ihtimâl vermiyordu. Ama işte, Filiz’in yeni biriyle birlikte
olması ve bu kişinin yuvasını bozan kişi olmasını düşündükçe de “olmaz,
yapmamıştır” diyemiyordu. Bu yüzden Filiz’e karşı bir anda kızgınlık hissetti
ama Bekir’in hafta sonu anlattıklarını da hatırlayınca, “ah ulan geri zekâlı, hem âileni dağıttın, hem kendini bitirdin”
diye geçirmişti, içinden. Tabiî, bu avukatı olmaktan ziyâde yirmi yıllık
arkadaşı olmanın getirdiği bir düşünceydi.
Polisler, Filiz’in ayak üstü anlattıklarını Fâtih’e de
anlatmışlardı. Açıkçası şaşırmıştı. Daha önce Kerim ile Filiz’in muhabbet
ettiklerini hiç duymamıştı bile. “Nasıl oldu” derken, Kerim senaryoyu doğaçlama
olarak sergilemeye başlamıştı bile… Bekir’in “Onsuz yaşayamam”, “ölürüm”,
“öldürürüm”, “asarım”, “keserim” gibi lâflar söylediğini anlatmış, en azından
kadına zarar vermesin diye onu da bu durumdan haberdâr ettiğini söylemişti.
Fâtih de ister istemez inanmış, hattâ yaşanana bakarak hak bile vermişti.
Filiz, ölen hakkında bir açıklama yapmak gerektiğini
düşünüyordu. Aslında hiçbirini ilgilendirmezdi ama mâdem ortada büyük bir suç,
cinâyet var, o hâlde bilmeliler diye düşünüyordu. Ölenin adı Kadir’di. Bekir
ile aynı iş yerinde çalışıyorlardı. İlk zamanlar çok samîmiydiler, hattâ
Filiz’e göre gereksiz bir samîmiyetleri bile vardı. O ara klasik arkadaş
grubunu da boşlamış, pek görüşmemişti. Bütün vaktini Kadir’e ayırıyor, akşam
yemeğini bile berâber yiyorlardı. Bu arada Kadir, Filiz’i görmüş, gözüne
kestirmişti. Bu yüzden de işyerinde Bekir’in anlattığı bütün o çapkınlık
hikâyelerini biriktiriyordu. Ne isimler, toplamıştı. Belkıs, Hande, Râbiâ,
Ayşe, Melis… Elbette bunların bir kısmı uydurma, bir kısmı da Bekir’in asılma
ya da tâciz hikâyeleriydi. Sâdece birinin gerçek olabileceğini düşünmüştü.
Gerçi onun da önemi yoktu.
Kadir, kendisini kabullendirdiği düşüncesiyle sık sık,
Bekir yokken, gelir, Bekir’i sorar, hattâ bâzen beş on dakîka eve girip,
beklediği de olurdu. Böyle zamanlarda, “Neyse, Melis’i arayayım”, “Ayşe’ye
sorayım” gibi lâflarla da Filiz’in kadınlık şüpheciliğini kışkırtmayı ihmâl
etmezdi.
Filiz, bu durumlardan şüphelenir ama çaktırmamaya
çalışırdı. Şimdiye kadar bir kötülüğünü görmediği kocasını, basit şüphelerle
suçlamaya kalkmamak lâzım diye düşünüyordu. Bunlar olurken, Kadir, artık son
noktayı koymaya karar vermişti. Filiz’e iyiden iyiye kafayı takmış, birlikte
olmak istiyordu. Bunun içinde Bekir’in iş yerinde anlattığı klasik hikâyelerden
birine başlamasından sonra Filiz’i aradı ve hoparlörü açarak, Filiz’den
sessizce anlattıklarını dinlemesini istedi. Filiz duyduklarına inanamıyordu. Kocası,
kendisini aldatıyor ve bunu ballandıra ballandıra, iyi bir iş yapmış gibi
çevresindekilere anlatıyordu. Kadir telefonun kapandığını, birkaç dakîka sonra
anlamıştı.
Filiz, o ân kafasında Bekir’i bitirmiş ve ona âid evde ne
varsa, darmadağın etmişti. Kararlıydı, boşanacaktı. Tabiî, bu arada
yaşananlardan Bekir’in haberi bile yoktu. Kadir ise attığı adımın sonuçlarını
görmek için işten erken çıkmış ve doğrudan Bekir’in evine gitmişti. Filiz, bir
öfkeyle Bekir’e saldırmaya hazırlanırken Kadir’i görünce şaşırmış ve ona
teşekkür etmişti. Şimdiye kadar onu uyarmaya çalıştığını, ama kendisinin
anlamadığını söyleyip, teşekkür üzerine teşekkür ediyordu, Kadir’e. Tam da
Kadir’in istediğiydi. Elbette, henüz Filiz’i birlikte olmak için iknâ etmiş
sayılmazdı ama büyük bir engeli aradan çıkartmıştı. Bu arada Filiz, Bekir’in
gelmek üzere olduğunu ve onu kendisinin karşılamak istediğini anlattı. Bu
kibarca, “gitmelisin” demekti. Kadir, istediğini almış olarak evden
ayrılıyordu.
Bu arada ister istemez hem Kerim, hem de Fâtih, araya
girdiler, îtirâz ettiler. Daha geçen hafta bu herifle kavga ettiklerini
anlattılar. Filiz, “Nasıl yâni” deyince, oturdukları masanın yan
tarafındakilerin Bekir’den söz ettiklerini, işte Bekir’in hikâyelerini sana
ulaştırdıklarını konuşuyorlardı. İçlerinden biri de, ölmüş olan Kadir,
böbürlene anlatınca direk giriştiklerini anlatmıştı. Filiz, daha da şaşırmıştı.
Evet, Bekir’de bir hâfızâ sorunu vardı, bunu okul yıllarından beri bilirlerdi
ama bu kadar olacağını sanmıyorlardı. Bekir, adamı tanımıyordu. “Kalıbımı
basarım, tanımıyordu” diyordu.
Ortada bir sıkıntı vardı. Ya Bekir’in ciddî anlamda,
bilmedikleri bir rahatsızlığı vardı ya da Filiz’in anlattıklarının tamâmı
yalandı.
Bu arada Fâtih sordu. “Peki,
siz ne zaman sevgili oldunuz?”
Filiz, Kerim’e
sâdece bir anlık bakıp, anlatmaya başladı.
“Bekir’in öğrendiği gece, birlikte olmaya başladık” demişti. Anlattığına
göre Kadir, çevrede bir yerde beklemiş, Bekir’in gitmesinden sonra tekrar
dönerek geceyi Filiz’le berâber geçirmişti.
Tuhaftı, anlamadıkları yerler vardı. Kavganın hemen
evvelinde tesaâdüfen duyduklarıyla Filiz’in anlattıkları arasında fark vardı.
Ya arkadaşlarına anlatan Kadir yalan söylüyordu ya da Filiz. Bu arada ilginç
bir şekilde Filiz’in anlattıklarıyla, Bekir’in anlattıkları örtüşüyordu.
Arkadaşlarına, karısında gözü olan bir iş arkadaşının anlattığını söylemişti.
Filiz’in anlattıkları da aynıydı. İyi de, o zaman bu herifin hâfızâsı ara sıra
komple gidiyor mu? Böyle bir şey mümkün mü?
“Ya da” diye
araya girdi Fâtih. “Bekir’in kafası, o an
hiçbir şeyi almıyordu ki. Zâten ağlamaktan etrâfı görmüyordu bile. Belki de,
benden söz ediyorlar gibi geliyor dediğinde Kadir’i değil, yanındaki
arkadaşlarından birini işâret etmişti. Olamaz mı?”
“Olabilir”
diyerek kendi sorusuna yanıt verdi, Fâtih. Devâmını da yine kendisi getirdi. “Kerim adama dalınca, hepimiz de gözümüz
kapalı girdik. Bekir de, görmemiş olacak ki, ancak sen deyince ne olduğunu
anladı, hatırlasana…”
Neyse, Fâtih, kendisini iknâ etmeyi başarmıştı. Kerim
için ise çok önemli değildi. Sonuçta yaptığıyla böbürlenmediği sürece Kerim
için bir sorun yoktu. Gösteriş yoksa sorun da yok, diyordu. Bu arada Fâtih
yeniden Bekir’in yanına gitti. Savcılığa sevk edeceklerdi. Savcılığın Bekir’i
serbest bırakacağını düşünüyordu. “Ortada kanıt yok, îtiraf yok, tutamazlar”
diyordu. Düşündüğü gibi oldu ve savcılık Bekir’i serbest bıraktı.
Bu duruma en çok kızan ise Filiz olmuştu. Ona göre kâtil
belliydi ve ortada bir araştırmaya bile gerek yoktu. Bekir suçluydu ve serbest
bırakılmaması gerekiyordu. Zâten Fâtih, savcılık bırakır, dedikten sonra
ifâdesi vermiş ve doğruca çekip gitmişti. Öfkeliydi ama korkan bir öfkeli…
Sıranın kendisinde olduğunu düşünüyordu.
Kerim de, ifâdesini vermiş. Bekir uyuduktan sonra
Aksaray’a gittiğini anlatmıştı. O da ifâdesini verdikten sonra karakoldan
ayrılmış ve doğruca İstanbul Anadolu Adliyesi’ne gitmişti. Adliyeye girerken,
Fâtih ile Bekir, adliyeden çıkıyordu.
O civârda bir yere oturmuşlar, konuşuyorlardı. Fâtih,
neler yapacaklarını anlatıyor, Bekir ise duymuyordu bile. Kerim’e dönüp, “Kardeşim, bugün ya da yarın bir fidan
alıp, ormana gidebilir miyiz” deyince, diğer ikisini ister istemez bir
şaşkınlık almıştı. Fâtih’in “Nereden
çıktı” demesiyle berâber, “Babam
derdi, oğlum, başına bir hâl gelince, ilk fırsatında git, ormana bir ağaç dik.
Hayât veren, hayât bulur. Ben de hayât bulmak istiyorum. Hem nezârette
beklerken, Allah’a ahd ettim, çıkarsam ilk işim bir fidan dikmek olacak, dedim”
demişti.
*
* *
Ertesi gün, denk geldikleri ilk fidanlıktan arabaya
sığabilecek bir fidan alıp, arabaya yerleştirmişlerdi. Bu sırada cinâyet
soruşturmasını yürüten polis ekibinden bir komiser yanlarına gelmiş ve ne
yaptıklarını sormuştu. İster istemez Bekir, bu durumdan rahatsız olmuş ve baba
hâtırâsını canlandırmak için ağaç dikeceklerini söylemişti.
Bekir’in birinci sıradaki şüpheli olmasından dolayı
polis, ona karşı çok dikkatli davranıyor, attığı adımı izliyordu. Dolayısıyla fidan
dikmek için onca yer varken, Ömerli’nin seçilmesini anlamamışlardı. Yine de
elde bir kanıt olmamasından, savcılığın da serbest bırakmış olmasından dolayı
herhangi bir şey yapmaları mümkün değildi. Ama yine de gözlerini üzerinden
çekmiyorlar, bu da Bekir’i fazlasıyla rahatsız ediyor, korkutuyordu.
Bekir’in endişesini gören komiser, Kerim’i kenara
çekerek, aynı evde kalmalarının tehlikelerini anlatmış, ormanlık alana giderek,
kendi hayâtını da tehlikeye attığını söylemişti. Bu yüzden de kendi
kartvizitini verip, en küçük tehlike belirtisinde bile aramasını istemişti.
Yol boyunca Bekir’in ağzını bıçak açmıyordu. Korkuyordu,
endişeleniyordu. Yıllarını hapiste geçirmek istemiyordu. Üstelik işlemediği bir
cinayetten suçlanıyordu, üstelik. Ayrıca bunca yıllık karısının kendisinin
kâtil olduğu kesin olarak inanması ve başka biriyle aldatmasını düşündükçe,
daha da içine kapanıyordu. Bir de iş durumu vardı. Patronu olacak adam, bu
olayı bahâne edip, tazminatsız işten çıkarmıştı. Şimdi karısının kaldığı eve,
noter kanalıyla gönderdikleri belgede, bir cinâyet soruşturmasında baş şüpheli
olan birinin iş yeri güvenliği açısından tehlike oluşturduğundan söz ediliyor
ve bu yüzden ilgili yasanın verdiği hakka dayanarak tazmînatsız işten çıkarma
işlemi uyguladıklarını söylüyorlardı. Belgenin bir fotoğrafını da telefonuna
göndermişlerdi.
Bekir, Türkçe’deki bütün küfürleri saymıştı. Kerim, hak
veriyordu ama yine yaptıklarının bedelini ödediğini düşünüyordu. Hattâ şu
cinâyet olayında bile kâtil kendisiyken, Bekir’i suçluyordu… Yine aynı
kavramlar, devreye giriyordu. Gösteriş… Münâfık…
Bununla berâber Kerim, “Dert etme” dedi. “Benim
tercüme bürosunda çalışırsın. Sonuçta bir muhasebeci, her zaman gerek. El âlemin
muhasebe firmalarına her ay o kadar para ödeyeceğime, seninle çalışır, sana
öderim. Başımızdaki şu dert gidince de, deriz Fâtih’e, işe dönüş ve tazmînat
dâvâsı açarız, tazmînatını çatır çatır alırız, şerefsizlerden. Sen rahat ol…”
Açıkçası Kerim’den beklemediği bir adım gelince, Bekir’in
hoşuna gitmişti. “Arkadaşlık” diyordu…
“Böyle günde belli olur. Kerim’in sağı
solu belli olmaz, sık sık kızar, eleştirir ama iyi adam… Şu kötü gününde kim var
ki, yanımda” diyordu.
Ömerli’yi geçmişlerdi ve Kömürlük yoluna sapmışlardı. Kömürlük’ten
sonra da baraj kıyısında bulunan Esenceli yoluna girmişlerdi. Barajı tepeden
gören, toprak yollardan birine sapmış ve uygun bir yere park etmişlerdi. Bekir,
arabadan ağacı çıkarırken, Kerim de kazma ve küreği indirmişti. Yoldan elli
altmış metre içeri girmişler ve ağaçların arasında bir yer seçmişlerdi.
Yaklaşık yarım metre kazmak, fidanı dikmek için
yeterliydi. Bekir, bunca minnetin yarattığı etkiyle kendisi kazmak istedi,
Kerim de kabûl etmişti. Bu arada sık sık çevreyi izliyor, gelip giden var mı,
kontrol ediyordu. Şurada henüz yarım sa’ât geçmiş, bir Allah’ın kulu bile
görünmemişti. “İyi” diyordu, “iyi”…
Bu arada Bekir’in çukuru kazması tamamlanmak üzereyken, torbanın
içinde getirdiği ve termosa doldurduğu etil alkolü çıkarmış ve yanındaki bir
beze dökmüştü. Bekir’in hareket etmesine fırsat vermeden de arkadan ağzına
bastırmış ve hemen bayıltmıştı. Acele etmeliydi, şu meretin de bir süresi
vardı, sonuçta. Uyanmadan ve çevreden gelen olmadan işi bitirmeliydi.
Sonbahar yağmurları, toprağı yumuşatmıştı ama yine de
kolay olmayacaktı. Bir buçuk metre uzunluğunda, bir metre derinliğinde bir
çukurun yeterli geleceğine karar vermişti. Dolayısıyla Bekir’in kazdığı yarım
metreye, yarım metre boyundaki çukurunu genişletmeye başladı. Çukuru kazması,
bir saât sürmüştü.
Bekir’e son kez baktı ve sürüklemeden sırtına alarak
çukurun içine bıraktı. Elbette çukurun boyu, onun için küçüktü. Dizlerini
bükerek sığdırdı. Sanki anne karnında gibiydi. Bu yüzden de buna cenin
pozisyonu diyorlardı.
“Kim bilir,
rüyâsında ne görüyor” dedikten sonra, “birazdan
kesin olarak sona erecek” dedi ve ardı ardına toprak atmaya başladı. İşte,
toprak bütün bedenini örtmüştü, görünmüyordu. “Bir iki
dakîka içinde havasızlıktan ölecek” dedikten sonra fidanı dikti. “Baban haklı mıydı, acâba? Bir sor bakalım. Ama
önce baba, benim hatâm neydi diye de sor. Belki yaptığın gösterişi anlatır.”
İşte, olduğu gibi gömmüştü. Toprağı biraz karıştırıp,
biraz düzledikten sonra çevreden fark edilmeyecek bir hâle gelmişti. Yine de
ağaçların altındaki birkaç çalıyı, kökleriyle birlikte söküp, Bekir’in isimsiz
mezarına dikmişti. İşte, şimdi hiç anlaşılmıyordu.
Hemen arabasının yanına gidip, cebindeki karttan komiserin
numarasını çevirdi. Komiser telefondaki ismi görünce, heyecanlanmıştı. Alo bile
demeden, doğrudan konuya girdi. “Buyrun Kerim bey, sizi dinliyorum”.
“Bekir… Komiserim, Bekir yok.”
“Nasıl yâni?”
“Komiserim, fidanı diktikten sonra bana bıçağını
doğrultup, kaçtı.”
“Kerim bey, size demiştim, uyarmıştım…”
“Haklısınız… Ko, ko, komiserim… Bekir, burada. Yardım
edin…”
On dakîka sonra polis ekibi geldiğinde, Kerim yerde
yatıyor, yakasına iliştirilmiş kâğıdda ise sâdece 4/142 yazıyordu. Bekir ise
ortalıkta yoktu…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder