9 Ağustos 2017 Çarşamba

GÖSTERİŞ GÜNÂHTIR 3

Bekir hâlâ ne olduğunu anlamaya çalışıyor, elleri kelepçeli sorgu odasına götürülürken, yaşananların bir kâbus olmasını umuyordu. Bu arada artık eski karısı denebilecek olan Filiz, karakolun ortasında “kâtil” diyerek bağırıp çağırıyordu. Polisler, Bekir’in sorguya alınacağını, Kerim ile Filiz’in de bir yere kaybolmamaları gerektiğini, ifâde vereceklerini söylemişti.

            O sırada Kerim’in telefonuyla avukat olan arkadaşları Fâtih gelmişti. Kerim ile Filiz’in yanına uğramadan önce görevli polislerle konuşmuştu. Bekir’in cinâyet şüphelisi olması, belki de en çok onu rahatsız etmişti. O sırada Filiz’in Kerim’in omzunda ağlaması da dikkâtini çekmişti.

            Filiz, sürekli Kerim’e, “hayâtımı kurtardın”, “beni aramasan, uyarmasan belki de ölen ben olurdum” diyordu. Kerim, birkaç gün evvel Filiz’i aramış, Bekir’le barışırlarsa bunun daha iyi olacağını söylemişti. Ama yine de ne karar alırsa alsın, yanında olacağını, destekleyeceğini söylemişti. Bununla berâber bir süre Bekir’in üstüne gitmemesini, bağırıp çağırır, kızdırırsa, ne olacağını bilemediğini de eklemişti. “Şu aralar öfkesini kontrol etmekte zorlanıyor. Ben olmasam kim bilir, neler yapar. Bu yüzden bir sıkıntı olursa, hemen beni ara, ben hallederim” demişti. Bu arada bir süre daha muhatab olmamaları adına, Bekir’in evde kalmış eşyâsı falan varsa, kendi adresine kargoyla yollayabileceğini söylemiş ve adresini vermişti.

            İşte, Kerim’in dediği çıkmıştı. “Bekir, öfkesini kontrol edemedi, zavallı adamı öldürdü” diye düşünüyordu. Bu yüzden birkaç günlük sevgilisinin cesedini gördüğünde doğrudan aklına bu düşünce gelmiş ve hemen polise Bekir’in öldürmüş olabileceğini söylemişti. Telefonuna kaydettiği adresten de Bekir’in kaldığı yeri söylemişti.

            Fâtih, Bekir’i görmüş, polislerle konuşmuş ve Bekir’in sorgusuna girmişti. Açıkçası yirmi yıllık arkadaşının böyle bir şeyi yapabileceğine ihtimâl vermiyordu. Ama işte, Filiz’in yeni biriyle birlikte olması ve bu kişinin yuvasını bozan kişi olmasını düşündükçe de “olmaz, yapmamıştır” diyemiyordu. Bu yüzden Filiz’e karşı bir anda kızgınlık hissetti ama Bekir’in hafta sonu anlattıklarını da hatırlayınca, “ah ulan geri zekâlı, hem âileni dağıttın, hem kendini bitirdin” diye geçirmişti, içinden. Tabiî, bu avukatı olmaktan ziyâde yirmi yıllık arkadaşı olmanın getirdiği bir düşünceydi.

            Polisler, Filiz’in ayak üstü anlattıklarını Fâtih’e de anlatmışlardı. Açıkçası şaşırmıştı. Daha önce Kerim ile Filiz’in muhabbet ettiklerini hiç duymamıştı bile. “Nasıl oldu” derken, Kerim senaryoyu doğaçlama olarak sergilemeye başlamıştı bile… Bekir’in “Onsuz yaşayamam”, “ölürüm”, “öldürürüm”, “asarım”, “keserim” gibi lâflar söylediğini anlatmış, en azından kadına zarar vermesin diye onu da bu durumdan haberdâr ettiğini söylemişti. Fâtih de ister istemez inanmış, hattâ yaşanana bakarak hak bile vermişti.

            Filiz, ölen hakkında bir açıklama yapmak gerektiğini düşünüyordu. Aslında hiçbirini ilgilendirmezdi ama mâdem ortada büyük bir suç, cinâyet var, o hâlde bilmeliler diye düşünüyordu. Ölenin adı Kadir’di. Bekir ile aynı iş yerinde çalışıyorlardı. İlk zamanlar çok samîmiydiler, hattâ Filiz’e göre gereksiz bir samîmiyetleri bile vardı. O ara klasik arkadaş grubunu da boşlamış, pek görüşmemişti. Bütün vaktini Kadir’e ayırıyor, akşam yemeğini bile berâber yiyorlardı. Bu arada Kadir, Filiz’i görmüş, gözüne kestirmişti. Bu yüzden de işyerinde Bekir’in anlattığı bütün o çapkınlık hikâyelerini biriktiriyordu. Ne isimler, toplamıştı. Belkıs, Hande, Râbiâ, Ayşe, Melis… Elbette bunların bir kısmı uydurma, bir kısmı da Bekir’in asılma ya da tâciz hikâyeleriydi. Sâdece birinin gerçek olabileceğini düşünmüştü. Gerçi onun da önemi yoktu.

            Kadir, kendisini kabullendirdiği düşüncesiyle sık sık, Bekir yokken, gelir, Bekir’i sorar, hattâ bâzen beş on dakîka eve girip, beklediği de olurdu. Böyle zamanlarda, “Neyse, Melis’i arayayım”, “Ayşe’ye sorayım” gibi lâflarla da Filiz’in kadınlık şüpheciliğini kışkırtmayı ihmâl etmezdi.

            Filiz, bu durumlardan şüphelenir ama çaktırmamaya çalışırdı. Şimdiye kadar bir kötülüğünü görmediği kocasını, basit şüphelerle suçlamaya kalkmamak lâzım diye düşünüyordu. Bunlar olurken, Kadir, artık son noktayı koymaya karar vermişti. Filiz’e iyiden iyiye kafayı takmış, birlikte olmak istiyordu. Bunun içinde Bekir’in iş yerinde anlattığı klasik hikâyelerden birine başlamasından sonra Filiz’i aradı ve hoparlörü açarak, Filiz’den sessizce anlattıklarını dinlemesini istedi. Filiz duyduklarına inanamıyordu. Kocası, kendisini aldatıyor ve bunu ballandıra ballandıra, iyi bir iş yapmış gibi çevresindekilere anlatıyordu. Kadir telefonun kapandığını, birkaç dakîka sonra anlamıştı.

            Filiz, o ân kafasında Bekir’i bitirmiş ve ona âid evde ne varsa, darmadağın etmişti. Kararlıydı, boşanacaktı. Tabiî, bu arada yaşananlardan Bekir’in haberi bile yoktu. Kadir ise attığı adımın sonuçlarını görmek için işten erken çıkmış ve doğrudan Bekir’in evine gitmişti. Filiz, bir öfkeyle Bekir’e saldırmaya hazırlanırken Kadir’i görünce şaşırmış ve ona teşekkür etmişti. Şimdiye kadar onu uyarmaya çalıştığını, ama kendisinin anlamadığını söyleyip, teşekkür üzerine teşekkür ediyordu, Kadir’e. Tam da Kadir’in istediğiydi. Elbette, henüz Filiz’i birlikte olmak için iknâ etmiş sayılmazdı ama büyük bir engeli aradan çıkartmıştı. Bu arada Filiz, Bekir’in gelmek üzere olduğunu ve onu kendisinin karşılamak istediğini anlattı. Bu kibarca, “gitmelisin” demekti. Kadir, istediğini almış olarak evden ayrılıyordu.

            Bu arada ister istemez hem Kerim, hem de Fâtih, araya girdiler, îtirâz ettiler. Daha geçen hafta bu herifle kavga ettiklerini anlattılar. Filiz, “Nasıl yâni” deyince, oturdukları masanın yan tarafındakilerin Bekir’den söz ettiklerini, işte Bekir’in hikâyelerini sana ulaştırdıklarını konuşuyorlardı. İçlerinden biri de, ölmüş olan Kadir, böbürlene anlatınca direk giriştiklerini anlatmıştı. Filiz, daha da şaşırmıştı. Evet, Bekir’de bir hâfızâ sorunu vardı, bunu okul yıllarından beri bilirlerdi ama bu kadar olacağını sanmıyorlardı. Bekir, adamı tanımıyordu. “Kalıbımı basarım, tanımıyordu” diyordu.

            Ortada bir sıkıntı vardı. Ya Bekir’in ciddî anlamda, bilmedikleri bir rahatsızlığı vardı ya da Filiz’in anlattıklarının tamâmı yalandı.

            Bu arada Fâtih sordu. “Peki, siz ne zaman sevgili oldunuz?”

            Filiz, Kerim’e sâdece bir anlık bakıp, anlatmaya başladı. “Bekir’in öğrendiği gece, birlikte olmaya başladık” demişti. Anlattığına göre Kadir, çevrede bir yerde beklemiş, Bekir’in gitmesinden sonra tekrar dönerek geceyi Filiz’le berâber geçirmişti.

            Tuhaftı, anlamadıkları yerler vardı. Kavganın hemen evvelinde tesaâdüfen duyduklarıyla Filiz’in anlattıkları arasında fark vardı. Ya arkadaşlarına anlatan Kadir yalan söylüyordu ya da Filiz. Bu arada ilginç bir şekilde Filiz’in anlattıklarıyla, Bekir’in anlattıkları örtüşüyordu. Arkadaşlarına, karısında gözü olan bir iş arkadaşının anlattığını söylemişti. Filiz’in anlattıkları da aynıydı. İyi de, o zaman bu herifin hâfızâsı ara sıra komple gidiyor mu? Böyle bir şey mümkün mü?

            “Ya da” diye araya girdi Fâtih. “Bekir’in kafası, o an hiçbir şeyi almıyordu ki. Zâten ağlamaktan etrâfı görmüyordu bile. Belki de, benden söz ediyorlar gibi geliyor dediğinde Kadir’i değil, yanındaki arkadaşlarından birini işâret etmişti. Olamaz mı?”

            “Olabilir” diyerek kendi sorusuna yanıt verdi, Fâtih. Devâmını da yine kendisi getirdi. “Kerim adama dalınca, hepimiz de gözümüz kapalı girdik. Bekir de, görmemiş olacak ki, ancak sen deyince ne olduğunu anladı, hatırlasana…”

            Neyse, Fâtih, kendisini iknâ etmeyi başarmıştı. Kerim için ise çok önemli değildi. Sonuçta yaptığıyla böbürlenmediği sürece Kerim için bir sorun yoktu. Gösteriş yoksa sorun da yok, diyordu. Bu arada Fâtih yeniden Bekir’in yanına gitti. Savcılığa sevk edeceklerdi. Savcılığın Bekir’i serbest bırakacağını düşünüyordu. “Ortada kanıt yok, îtiraf yok, tutamazlar” diyordu. Düşündüğü gibi oldu ve savcılık Bekir’i serbest bıraktı.

            Bu duruma en çok kızan ise Filiz olmuştu. Ona göre kâtil belliydi ve ortada bir araştırmaya bile gerek yoktu. Bekir suçluydu ve serbest bırakılmaması gerekiyordu. Zâten Fâtih, savcılık bırakır, dedikten sonra ifâdesi vermiş ve doğruca çekip gitmişti. Öfkeliydi ama korkan bir öfkeli… Sıranın kendisinde olduğunu düşünüyordu.

            Kerim de, ifâdesini vermiş. Bekir uyuduktan sonra Aksaray’a gittiğini anlatmıştı. O da ifâdesini verdikten sonra karakoldan ayrılmış ve doğruca İstanbul Anadolu Adliyesi’ne gitmişti. Adliyeye girerken, Fâtih ile Bekir, adliyeden çıkıyordu.

            O civârda bir yere oturmuşlar, konuşuyorlardı. Fâtih, neler yapacaklarını anlatıyor, Bekir ise duymuyordu bile. Kerim’e dönüp, “Kardeşim, bugün ya da yarın bir fidan alıp, ormana gidebilir miyiz” deyince, diğer ikisini ister istemez bir şaşkınlık almıştı. Fâtih’in “Nereden çıktı” demesiyle berâber, “Babam derdi, oğlum, başına bir hâl gelince, ilk fırsatında git, ormana bir ağaç dik. Hayât veren, hayât bulur. Ben de hayât bulmak istiyorum. Hem nezârette beklerken, Allah’a ahd ettim, çıkarsam ilk işim bir fidan dikmek olacak, dedim” demişti.

* * *

            Ertesi gün, denk geldikleri ilk fidanlıktan arabaya sığabilecek bir fidan alıp, arabaya yerleştirmişlerdi. Bu sırada cinâyet soruşturmasını yürüten polis ekibinden bir komiser yanlarına gelmiş ve ne yaptıklarını sormuştu. İster istemez Bekir, bu durumdan rahatsız olmuş ve baba hâtırâsını canlandırmak için ağaç dikeceklerini söylemişti.

            Bekir’in birinci sıradaki şüpheli olmasından dolayı polis, ona karşı çok dikkatli davranıyor, attığı adımı izliyordu. Dolayısıyla fidan dikmek için onca yer varken, Ömerli’nin seçilmesini anlamamışlardı. Yine de elde bir kanıt olmamasından, savcılığın da serbest bırakmış olmasından dolayı herhangi bir şey yapmaları mümkün değildi. Ama yine de gözlerini üzerinden çekmiyorlar, bu da Bekir’i fazlasıyla rahatsız ediyor, korkutuyordu.

            Bekir’in endişesini gören komiser, Kerim’i kenara çekerek, aynı evde kalmalarının tehlikelerini anlatmış, ormanlık alana giderek, kendi hayâtını da tehlikeye attığını söylemişti. Bu yüzden de kendi kartvizitini verip, en küçük tehlike belirtisinde bile aramasını istemişti.

            Yol boyunca Bekir’in ağzını bıçak açmıyordu. Korkuyordu, endişeleniyordu. Yıllarını hapiste geçirmek istemiyordu. Üstelik işlemediği bir cinayetten suçlanıyordu, üstelik. Ayrıca bunca yıllık karısının kendisinin kâtil olduğu kesin olarak inanması ve başka biriyle aldatmasını düşündükçe, daha da içine kapanıyordu. Bir de iş durumu vardı. Patronu olacak adam, bu olayı bahâne edip, tazminatsız işten çıkarmıştı. Şimdi karısının kaldığı eve, noter kanalıyla gönderdikleri belgede, bir cinâyet soruşturmasında baş şüpheli olan birinin iş yeri güvenliği açısından tehlike oluşturduğundan söz ediliyor ve bu yüzden ilgili yasanın verdiği hakka dayanarak tazmînatsız işten çıkarma işlemi uyguladıklarını söylüyorlardı. Belgenin bir fotoğrafını da telefonuna göndermişlerdi.

            Bekir, Türkçe’deki bütün küfürleri saymıştı. Kerim, hak veriyordu ama yine yaptıklarının bedelini ödediğini düşünüyordu. Hattâ şu cinâyet olayında bile kâtil kendisiyken, Bekir’i suçluyordu… Yine aynı kavramlar, devreye giriyordu. Gösteriş… Münâfık…

            Bununla berâber Kerim, “Dert etme” dedi. “Benim tercüme bürosunda çalışırsın. Sonuçta bir muhasebeci, her zaman gerek. El âlemin muhasebe firmalarına her ay o kadar para ödeyeceğime, seninle çalışır, sana öderim. Başımızdaki şu dert gidince de, deriz Fâtih’e, işe dönüş ve tazmînat dâvâsı açarız, tazmînatını çatır çatır alırız, şerefsizlerden. Sen rahat ol…”

            Açıkçası Kerim’den beklemediği bir adım gelince, Bekir’in hoşuna gitmişti. “Arkadaşlık” diyordu… “Böyle günde belli olur. Kerim’in sağı solu belli olmaz, sık sık kızar, eleştirir ama iyi adam… Şu kötü gününde kim var ki, yanımda” diyordu. 

            Ömerli’yi geçmişlerdi ve Kömürlük yoluna sapmışlardı. Kömürlük’ten sonra da baraj kıyısında bulunan Esenceli yoluna girmişlerdi. Barajı tepeden gören, toprak yollardan birine sapmış ve uygun bir yere park etmişlerdi. Bekir, arabadan ağacı çıkarırken, Kerim de kazma ve küreği indirmişti. Yoldan elli altmış metre içeri girmişler ve ağaçların arasında bir yer seçmişlerdi.

            Yaklaşık yarım metre kazmak, fidanı dikmek için yeterliydi. Bekir, bunca minnetin yarattığı etkiyle kendisi kazmak istedi, Kerim de kabûl etmişti. Bu arada sık sık çevreyi izliyor, gelip giden var mı, kontrol ediyordu. Şurada henüz yarım sa’ât geçmiş, bir Allah’ın kulu bile görünmemişti. “İyi” diyordu, “iyi”…

            Bu arada Bekir’in çukuru kazması tamamlanmak üzereyken, torbanın içinde getirdiği ve termosa doldurduğu etil alkolü çıkarmış ve yanındaki bir beze dökmüştü. Bekir’in hareket etmesine fırsat vermeden de arkadan ağzına bastırmış ve hemen bayıltmıştı. Acele etmeliydi, şu meretin de bir süresi vardı, sonuçta. Uyanmadan ve çevreden gelen olmadan işi bitirmeliydi.

            Sonbahar yağmurları, toprağı yumuşatmıştı ama yine de kolay olmayacaktı. Bir buçuk metre uzunluğunda, bir metre derinliğinde bir çukurun yeterli geleceğine karar vermişti. Dolayısıyla Bekir’in kazdığı yarım metreye, yarım metre boyundaki çukurunu genişletmeye başladı. Çukuru kazması, bir saât sürmüştü.

            Bekir’e son kez baktı ve sürüklemeden sırtına alarak çukurun içine bıraktı. Elbette çukurun boyu, onun için küçüktü. Dizlerini bükerek sığdırdı. Sanki anne karnında gibiydi. Bu yüzden de buna cenin pozisyonu diyorlardı.

            “Kim bilir, rüyâsında ne görüyor” dedikten sonra, “birazdan kesin olarak sona erecek” dedi ve ardı ardına toprak atmaya başladı. İşte, toprak bütün bedenini örtmüştü, görünmüyordu.  “Bir iki dakîka içinde havasızlıktan ölecek” dedikten sonra fidanı dikti. “Baban haklı mıydı, acâba? Bir sor bakalım. Ama önce baba, benim hatâm neydi diye de sor. Belki yaptığın gösterişi anlatır.”

            İşte, olduğu gibi gömmüştü. Toprağı biraz karıştırıp, biraz düzledikten sonra çevreden fark edilmeyecek bir hâle gelmişti. Yine de ağaçların altındaki birkaç çalıyı, kökleriyle birlikte söküp, Bekir’in isimsiz mezarına dikmişti. İşte, şimdi hiç anlaşılmıyordu.

            Hemen arabasının yanına gidip, cebindeki karttan komiserin numarasını çevirdi. Komiser telefondaki ismi görünce, heyecanlanmıştı. Alo bile demeden, doğrudan konuya girdi. “Buyrun Kerim bey, sizi dinliyorum”.

            “Bekir… Komiserim, Bekir yok.”
            “Nasıl yâni?”
            “Komiserim, fidanı diktikten sonra bana bıçağını doğrultup, kaçtı.”
            “Kerim bey, size demiştim, uyarmıştım…”
            “Haklısınız… Ko, ko, komiserim… Bekir, burada. Yardım edin…”


            On dakîka sonra polis ekibi geldiğinde, Kerim yerde yatıyor, yakasına iliştirilmiş kâğıdda ise sâdece 4/142 yazıyordu. Bekir ise ortalıkta yoktu…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder