Kerim çocukluğundan beri
sıradan biri olmayı severdi. Öğretmenleri zekî bir çocuk olduğunu söyleseler
de, o bunu göstermeyi sevmezdi. Çok çalışmaz, çok parmak kaldırmaz, ama zayıf
da getirmez, sorulan soruları bilmemizlik de etmezdi. Hep aradakilerden biri
olurdu. Liseye geldiğinde de bu huyunu sürdürdü. Kızlara ilgisi artsa da,
çapkınlık hikâyeleri anlatmaz, sıradan biri gibi hareket ederdi.
Ergenliğinin son zamanlarına doğru kendisinde başlayan
psikolojik değişiklikleri fark etmeye başladı. Sıradan olmayanlara karşı git
gide bir nefret oluşmaya başlamıştı. Sınıfın en çalışkan öğrencisinden nefret
ediyor, her söylediği batıyordu. Ayrıca sürekli çapkınlık hikâyeleri anlatan,
etrâfında kızların dört döndüğü arkadaşından da nefret ediyordu. Bu yüzden
arkadaşlığını da kesmişti. Aynı şekilde öğrenciler tarafından okulun en sevilen
öğretmeninden de nefret etmeye başlamıştı. Öyle ki, hiçbir şeyle ilgilenmeyen
ama sürekli kitâb okuyan, kendi hâlindeki öğrencilerden de nefret ediyordu.
“Gösteriş” diyordu, hepsine. “Gösteriş yapıyorlar”, “Kendilerini
sevdirmek için böyle davranıyorlar”, “iki yüzlüler” diyordu. İki yüzlüler…
Peki, gerçekten öyleler miydi? Belki evet, belki hâyır… Gerçi onun için aksi
mümkün değildi. Bir kere böyle olduğuna inanmıştı.
Bir süre evvel Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe meâlini okumaya
başlamış ve gösterişe dâir her âyeti not etmeye başlamıştı. En çok dikkâtini
çeken de Nisâ Sûresi’nin 142. âyetiydi. Şöyle diyordu: “Şüphesiz münafıklar Allah'a oyun etmeye kalkışıyorlar; halbuki Allah
onların oyunlarını başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman
üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı da pek az hatıra
getirirler.”
Artık bir kesin karâra daha ulaşmıştı. Hepsi münâfıktı.
*
* *
Artık ömrünün ortasına gelmişti. Bir hafta sonra 35. yaş
gününü kutlayacaktı, arkadaşlarıyla berâber. Bu sürede herkes gibi davranmış,
üniversiteyi bitirmiş, askere gitmiş, işlere girip, çıkmış ve üniversiteden
beri flört ettiği kız arkadaşıyla evlenmiş, bir süre sonra da boşanmıştı. Boşanırken
de, oldukça medenî bir şekilde eski eşinin isteklerini kabûl etmiş ve mahkeme
ne karar verirse, kabûl edeceğini belirtmişti. Çevresi boşanmasını yadırgasa
da, kimsenin aklına onu suçlamak gelmemişti. “Kim bilir, karısı ne yaptı?”, “O
kadar çalışsın, didinsin, karısına kendisini beğendiremesin”, “Kadın milleti
değil mi, sesin çıkmazsa, tepene çıkarlar”… Bunların hepsini diyenler de kadın
komşularıydı…
Doğum gününden bir hafta evvelki cumartesi günü, Eminönü’ye
gelmiş ve bâzı öte beriler almıştı. İki adet su geçirmez muşamba; ısı geçirmez
ve rüzgâra dayanaklı, kolay kurulabilen çadır, uyku tulumu, asker postalı,
kalın parka, kamp çantası, termos ve akülü su ısıtıcısı…
Ertesi sabah, ezânın okunmasından hemen evvel uyanmış,
duşunu almış, bir şeyler yemiş ve ezânın okunmasıyla berâber evden çıkmıştı.
Kadıköy’de oturuyordu. Yalova’daki Delmece Yaylası’na gidecekti. Pazar günü
olmasından dolayı yol boştu, üstelik henüz güneş doğmadığı için E5 güzergâhında
tek tük araba vardı. Bu yüzden de yirmi dakîkada Osmangâzi Köprüsü’ne ulaşmış
ve oradan da Yalova’ya gelmişti. Telefonunda yüklü olan harita, Yalova’dan Yeniköy,
Orhangâzi, Gemlik, Büyük Kumla ve Narlı’dan Delmece Yaylası’na gidileceğini
gösteriyordu. Orhangâzi’ye geldiğinde güneş yeni doğmuştu, karnını doyurmak
için bir yerler aradı ama birkaç fırınla kahvehâneler açıktı. Fırından aldığı
iki poğaça ve bir açma ile kahvehâneye oturdu. Kahveci çayı yeni demlediğini,
birkaç dakîka beklerse iyi olacağını söylemişti. Çayını içip, karnını
doyurduktan sonra biraz çevreyi izledi. Ömrü boyunca buradan kaç defâ geçtiğini
hatırlamaya çalıştı. Hep transit geçmişti. Ya ta’til, ya iş için… Bir ânda
sıradan insanlarla dolu olan bu yere
karşı derin bir sevgi ve özlem duydu… Yıllardan beri cebinde taşıdığı ve
bir kâğıda yazdığı Nisâ Sûresi’ni 142. âyetini okudu.
Yaklaşık bir sa’ât sonra yaylaya ulaşmıştı. Sonbaharın tam
ortasında yayla, buz gibiydi. Kenardaki çeşmeden su içmek istediğinde elini
koymasıyla çekmesi bir olmuştu. Mevsim îtibâriyle kimse yoktu. Bilerek bu
mevsimi seçmişti. Hemen işe koyulmaya karar verdi. Zâten birazdan arkadaşları aramaya başlar ve ne yapıyoruz, nereye takılıyoruz derlerdi.
Bir gün önce Eminönü’den aldıklarının hepsini
paketlemişti. İki adet aldığı muşambadan biriyle aldıklarının tümünü sarmış ve
büyük bir paket hâline getirmişti. Arabadan indirdikten sonra ormanın içerisine
doğru ilerlemiş ve dikkâtini çekeceği bir alan aramaya başlamıştı. O sırada
aklına Dipsiz Göl gelmiş ve tekrar arabasına binip iki kilometreye yakın yol
gittikten sonra inmişti. Ne muhteşem bir güzellik diye düşündükten sonra
kafasındakilerle çeliştiğini fark edip, zihninden uzaklaştırmıştı.
Gölün yayla yoluna bakan tarafında bir ağacı gözüne
kestirdi ve telefonuyla fotoğrafını çekti. Hemen kazmaya başladı. Yaklaşık yarım
metre kazdıktan sonra getirdiği paketi gömdü. Bir kere daha fotoğrafını çekti
ve çukuru kapatıp, düzleyip, üzerini otlarla kapladıktan sonra arabasına geri
döndü.
Osmangâzi
Köprüsü’nden geçtikten sonra telefonu çalmaya başlamıştı. Arkadaşları arıyordu.
Hadi buluşalım, mekânlara takılalım, bir şeyler yapalım gibi kısa konuşmalardan
ibâretti hepsi. Zâten derinlikli konuşmaları sevmezdi. İçlerinden biri
edebiyattan, bilimden, san’attan, siyâsetten ya da kadınlardan söz etse, hemen
ona karşı tavrı değişirdi.
Arkadaşlarının yanına geldiğinde hepsinin suratını bir
karış bulmuştu. “Ne oldu” demesiyle berâber Bekir, ağlayarak anlatmaya başladı.
Karısı boşayacakmış… Karısından boşanmış olan birine karısından boşanacağı için
ağlamak ilginç bir durumdu. “Neden” diye sordu. Meğer iş arkadaşlarından birinin,
bunun karısında gözü varmış ve bunun anlattıklarını bir şekilde karısına
ulaştırmayı başarmış.
“Vay şerefsiz” dedikten sonra ne anlattığını sordu. Meğer
Bekir, iş yerinde çapkınlık hikâyeleri anlatmayı seviyormuş. Yaptıklarını da
bire bin katıp anlattığı için ona hızlı çapkın diyorlarmış. Bu arada öfkesi
kendisini göstermeye başlamıştı. “Gösteriş günâhtır” demiş ve ardından
eklemişti, “Hırsızlığını anlatan hırsızla, çapkınlığını anlatan erkek aynıdır.
Salak… Sana salak diyemedikleri için öyle diyorlardır” demiş ve çekip gitmişti.
Aslında arkadaşları da Kerim’e hak veriyor, ama Bekir’i
de arkadaşları olduğu için kırmak istemiyorlardı. Bu yüzden de Kerim’i masaya
getirtmek için içlerinden biri peşinden gitmiş ve arabasının orada yakalamıştı.
Masaya dönmesi için iknâ etmeye çalışırken, “Ulan, hadi bir şerefsizlik yaptın,
karını aldattın. Bunu orada burada anlatmanın, gösteriş yapmanın ne anlamı var?
İyi bir iş yapanın bile anlatması sinirimi bozarken, bu geri zekâlı ne demeye
yaptıklarını anlatıyor. Biliyorsun yıllardır, böylelerinden tiksiniyorum. Sen geri
dön, otur, ben biraz kafamı toparlayayım” demişti.
Arkadaşı masaya döndüğünde, gelmiyor demiş, diğerleri de
sebebini anlamıştı. Ama Bekir hâlâ karısından ayrıldığı için ağlıyor, ne
olduğunun farkına bile varmıyordu.
7 Ağustos 2017
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder