7 Ağustos 2017 Pazartesi

GÖSTERİŞ GÜNÂHTIR 1

Kerim çocukluğundan beri sıradan biri olmayı severdi. Öğretmenleri zekî bir çocuk olduğunu söyleseler de, o bunu göstermeyi sevmezdi. Çok çalışmaz, çok parmak kaldırmaz, ama zayıf da getirmez, sorulan soruları bilmemizlik de etmezdi. Hep aradakilerden biri olurdu. Liseye geldiğinde de bu huyunu sürdürdü. Kızlara ilgisi artsa da, çapkınlık hikâyeleri anlatmaz, sıradan biri gibi hareket ederdi.

            Ergenliğinin son zamanlarına doğru kendisinde başlayan psikolojik değişiklikleri fark etmeye başladı. Sıradan olmayanlara karşı git gide bir nefret oluşmaya başlamıştı. Sınıfın en çalışkan öğrencisinden nefret ediyor, her söylediği batıyordu. Ayrıca sürekli çapkınlık hikâyeleri anlatan, etrâfında kızların dört döndüğü arkadaşından da nefret ediyordu. Bu yüzden arkadaşlığını da kesmişti. Aynı şekilde öğrenciler tarafından okulun en sevilen öğretmeninden de nefret etmeye başlamıştı. Öyle ki, hiçbir şeyle ilgilenmeyen ama sürekli kitâb okuyan, kendi hâlindeki öğrencilerden de nefret ediyordu.

            “Gösteriş” diyordu, hepsine. “Gösteriş yapıyorlar”, “Kendilerini sevdirmek için böyle davranıyorlar”, “iki yüzlüler” diyordu. İki yüzlüler… Peki, gerçekten öyleler miydi? Belki evet, belki hâyır… Gerçi onun için aksi mümkün değildi. Bir kere böyle olduğuna inanmıştı.

            Bir süre evvel Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe meâlini okumaya başlamış ve gösterişe dâir her âyeti not etmeye başlamıştı. En çok dikkâtini çeken de Nisâ Sûresi’nin 142. âyetiydi. Şöyle diyordu: “Şüphesiz münafıklar Allah'a oyun etmeye kalkışıyorlar; halbuki Allah onların oyunlarını başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı da pek az hatıra getirirler.”

            Artık bir kesin karâra daha ulaşmıştı. Hepsi münâfıktı.

* * *

            Artık ömrünün ortasına gelmişti. Bir hafta sonra 35. yaş gününü kutlayacaktı, arkadaşlarıyla berâber. Bu sürede herkes gibi davranmış, üniversiteyi bitirmiş, askere gitmiş, işlere girip, çıkmış ve üniversiteden beri flört ettiği kız arkadaşıyla evlenmiş, bir süre sonra da boşanmıştı. Boşanırken de, oldukça medenî bir şekilde eski eşinin isteklerini kabûl etmiş ve mahkeme ne karar verirse, kabûl edeceğini belirtmişti. Çevresi boşanmasını yadırgasa da, kimsenin aklına onu suçlamak gelmemişti. “Kim bilir, karısı ne yaptı?”, “O kadar çalışsın, didinsin, karısına kendisini beğendiremesin”, “Kadın milleti değil mi, sesin çıkmazsa, tepene çıkarlar”… Bunların hepsini diyenler de kadın komşularıydı…

            Doğum gününden bir hafta evvelki cumartesi günü, Eminönü’ye gelmiş ve bâzı öte beriler almıştı. İki adet su geçirmez muşamba; ısı geçirmez ve rüzgâra dayanaklı, kolay kurulabilen çadır, uyku tulumu, asker postalı, kalın parka, kamp çantası, termos ve akülü su ısıtıcısı…  

            Ertesi sabah, ezânın okunmasından hemen evvel uyanmış, duşunu almış, bir şeyler yemiş ve ezânın okunmasıyla berâber evden çıkmıştı. Kadıköy’de oturuyordu. Yalova’daki Delmece Yaylası’na gidecekti. Pazar günü olmasından dolayı yol boştu, üstelik henüz güneş doğmadığı için E5 güzergâhında tek tük araba vardı. Bu yüzden de yirmi dakîkada Osmangâzi Köprüsü’ne ulaşmış ve oradan da Yalova’ya gelmişti. Telefonunda yüklü olan harita, Yalova’dan Yeniköy, Orhangâzi, Gemlik, Büyük Kumla ve Narlı’dan Delmece Yaylası’na gidileceğini gösteriyordu. Orhangâzi’ye geldiğinde güneş yeni doğmuştu, karnını doyurmak için bir yerler aradı ama birkaç fırınla kahvehâneler açıktı. Fırından aldığı iki poğaça ve bir açma ile kahvehâneye oturdu. Kahveci çayı yeni demlediğini, birkaç dakîka beklerse iyi olacağını söylemişti. Çayını içip, karnını doyurduktan sonra biraz çevreyi izledi. Ömrü boyunca buradan kaç defâ geçtiğini hatırlamaya çalıştı. Hep transit geçmişti. Ya ta’til, ya iş için… Bir ânda sıradan insanlarla dolu olan bu yere  karşı derin bir sevgi ve özlem duydu… Yıllardan beri cebinde taşıdığı ve bir kâğıda yazdığı Nisâ Sûresi’ni 142. âyetini okudu.

            Yaklaşık bir sa’ât sonra yaylaya ulaşmıştı. Sonbaharın tam ortasında yayla, buz gibiydi. Kenardaki çeşmeden su içmek istediğinde elini koymasıyla çekmesi bir olmuştu. Mevsim îtibâriyle kimse yoktu. Bilerek bu mevsimi seçmişti. Hemen işe koyulmaya karar verdi. Zâten birazdan arkadaşları aramaya başlar ve ne yapıyoruz, nereye takılıyoruz derlerdi.

            Bir gün önce Eminönü’den aldıklarının hepsini paketlemişti. İki adet aldığı muşambadan biriyle aldıklarının tümünü sarmış ve büyük bir paket hâline getirmişti. Arabadan indirdikten sonra ormanın içerisine doğru ilerlemiş ve dikkâtini çekeceği bir alan aramaya başlamıştı. O sırada aklına Dipsiz Göl gelmiş ve tekrar arabasına binip iki kilometreye yakın yol gittikten sonra inmişti. Ne muhteşem bir güzellik diye düşündükten sonra kafasındakilerle çeliştiğini fark edip, zihninden uzaklaştırmıştı.

            Gölün yayla yoluna bakan tarafında bir ağacı gözüne kestirdi ve telefonuyla fotoğrafını çekti. Hemen kazmaya başladı. Yaklaşık yarım metre kazdıktan sonra getirdiği paketi gömdü. Bir kere daha fotoğrafını çekti ve çukuru kapatıp, düzleyip, üzerini otlarla kapladıktan sonra arabasına geri döndü.

            Osmangâzi Köprüsü’nden geçtikten sonra telefonu çalmaya başlamıştı. Arkadaşları arıyordu. Hadi buluşalım, mekânlara takılalım, bir şeyler yapalım gibi kısa konuşmalardan ibâretti hepsi. Zâten derinlikli konuşmaları sevmezdi. İçlerinden biri edebiyattan, bilimden, san’attan, siyâsetten ya da kadınlardan söz etse, hemen ona karşı tavrı değişirdi.

            Arkadaşlarının yanına geldiğinde hepsinin suratını bir karış bulmuştu. “Ne oldu” demesiyle berâber Bekir, ağlayarak anlatmaya başladı. Karısı boşayacakmış… Karısından boşanmış olan birine karısından boşanacağı için ağlamak ilginç bir durumdu. “Neden” diye sordu. Meğer iş arkadaşlarından birinin, bunun karısında gözü varmış ve bunun anlattıklarını bir şekilde karısına ulaştırmayı başarmış.

            “Vay şerefsiz” dedikten sonra ne anlattığını sordu. Meğer Bekir, iş yerinde çapkınlık hikâyeleri anlatmayı seviyormuş. Yaptıklarını da bire bin katıp anlattığı için ona hızlı çapkın diyorlarmış. Bu arada öfkesi kendisini göstermeye başlamıştı. “Gösteriş günâhtır” demiş ve ardından eklemişti, “Hırsızlığını anlatan hırsızla, çapkınlığını anlatan erkek aynıdır. Salak… Sana salak diyemedikleri için öyle diyorlardır” demiş ve çekip gitmişti.

            Aslında arkadaşları da Kerim’e hak veriyor, ama Bekir’i de arkadaşları olduğu için kırmak istemiyorlardı. Bu yüzden de Kerim’i masaya getirtmek için içlerinden biri peşinden gitmiş ve arabasının orada yakalamıştı. Masaya dönmesi için iknâ etmeye çalışırken, “Ulan, hadi bir şerefsizlik yaptın, karını aldattın. Bunu orada burada anlatmanın, gösteriş yapmanın ne anlamı var? İyi bir iş yapanın bile anlatması sinirimi bozarken, bu geri zekâlı ne demeye yaptıklarını anlatıyor. Biliyorsun yıllardır, böylelerinden tiksiniyorum. Sen geri dön, otur, ben biraz kafamı toparlayayım” demişti.

            Arkadaşı masaya döndüğünde, gelmiyor demiş, diğerleri de sebebini anlamıştı. Ama Bekir hâlâ karısından ayrıldığı için ağlıyor, ne olduğunun farkına bile varmıyordu.

7 Ağustos 2017

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder