Kerim, sâkinleşmek için
genelde bir bardak şarap içmeyi tercih ederdi. Belki de, diğerlerinden farklı
göründüğü tek alan buydu. Gerçi ona göre de bir açıklaması vardı. Şarabı birçok
kişinin içtiğinden söz ederdi.
Yine öyle yapmaya ve iyi bildiği bir şarap evine gitmeye
karar verdi. Bir kadeh sıcak şarap sipâriş ettikten sonra rahatlamaya
başladığını hissetti ve Bekir’e ayıp mı ettim, acâba diye içinden geçirmeye
başladı. Elini telefonuna uzattı. Hemen rehberden Bekir’in numarasını bulup,
çevirmeye başladı. Daha ilk çalışta, Bekir açtı. Kerim, özür dilemeyi
düşünürken, Bekir’in hiçbir şey olmamış gibi “Hadi kardeşim, atla gel, biz Moda’ya geçtik” demesine şaşırmıştı.
Gerçi, Bekir böyleydi, kîn tutmaz, hemen unutuverirdi.
Moda’ya geçmeleri, onun için iyi olmuştu. Zâten bulunduğu
şarap evi de, Moda Caddesi’nin hemen başında yer alan, bilinen bir yerdeydi.
Bir kadeh, bu sefer ısıtılmamış, şarap daha içtikten sonra kalktı ve cadde
boyunca yürümeye başladı. Çay bahçesine geldiğinde, aynı grup, kenardaki
masalardan birinde oturuyordu.
Kerim, kısa bir “kusûra bakma” girizgâhından sonra bir
şey olmamış gibi konuşmaya başladı. O sırada Bekir’in gözü sık sık yan masaya
kayıyordu. Gruptakilerden Alper, “Hayırdır
oğlum, ne bakıyorsun millete” deyince, diğerleri de ister istemez başını
çevirdi. Gerçi onlar çaktırmadan baktıklarını sanıyorlardı ama kabak gibi belli
oluyordu. Bekir de, “Sanki benim adım
geçiyor gibi. Bir de ara sıra bana bakıyor lavuk” demişti. Diğerleri “Oğlum, sana öyle geliyordur” deyip geçiştirmişlerdi.
O ara kimsenin beklemediği bir şey oldu. Hafiften şarabın
da etkisiyle, Kerim, arkasını döndü ve masadakilerden birine “Sen, milletin karısına kızına asılıp,
yuvasını yıkıp, böbürlene böbürlene anlatmaktan utanmıyor musun lan, gavat?”
deyince, ortalık buz gibi olmuştu. Daha kimse ne olduğunu anlamadan da iki
masa, birbirine girmiş, ortalık darmadağın olmuştu. Ancak çay bahçesinin
yıllardır değişmeyen garsonları ve çevre masadakiler, ayırdıktan sonra kavga
sona ermişti.
Hepsi şaşkındı. Tamam, lise yıllarında bol bol kavga
ediyorlardı ama o yılların üzerinden yirmi yıla yakın zaman geçmişti. Ayrıca
biraz yumruk da yedikleri için her yerleri ağrıyordu. Hele Kerim… Burnuna
aldığı yumruktan dolayı kanıyor ve sızlıyordu. Ama yine de bir açıklama yapması
gerekiyordu. “Bekir, yengeye senin
dedikodunu yapan, asılan, bu orospu çocuğu işte” deyince aynı anda, nasıl
yâni der gibi bakan sorgulayan bakışlarla karşılaştı. “Kulaklarımla duydum. Bekir’in adını söylüyor, karısını ayartacağını,
şimdilik ancak ayırabildiğini söylüyordu. Duyunca tutamadım, kendimi. Hem benim
karıma böyle yavşayan ibne olsa, siz dalmaz mısınız, oğlum” deyince, “helâl
olsun”, “haklısın”, “biz de olsak” lâfları birbirini izlemişti. Kerim bir ânda
Bekir’in kahramânı olmuş, “Kardeşim benim” diyordu. “İyi marizledik ibneleri”
derken, garsonlar, hesâbı getirdi. Kırılan sandalyeler, iki masa, dökülen çay
bardaklarıyla, meşrûbatlar olduğu gibi eklenmişti. Hattâ kafalarından da ekleme
yapmışlar ve hesâb şiştikçe, şişmişti. İki yüz liraya yakın hesâbı da Bekir ödemek
istemiş ama aralarında pay ederek ödemişlerdi.
Akşama doğru Bekir, karısıyla barışmak umuduyla evine
gitmiş, ama bunu başaramamıştı. Bu arada Kerim, kavgayı kendisi başlatsa bile
bunun suçunu Bekir’e ve Bekir’in karısına asılana yüklemeye başlamıştı bile…
Bir karâra ulaşmış ama ilk kurbanın hangisi olacağını henüz belirlememişti. Bu
arada yapıp yapamayacağı konusunda da çok emin değildi. O kadar vahşî miydi ya
da vahşî olabilir miydi? Neden olmasın ki, dedi… Onlar gösteriş yapıyor,
çevrelerine kendilerini beğendirmek için saçma sapan şeyler anlatıyorlar…
Onlar, münâfık, bu yüzden ölmelerinde bir sakınca yok…
Kendince bir sonuca ulaşmıştı ama bunu nasıl yapacaktı.
Bunu denemek istedi. Çocukluğunda yaptığı bâzı şeyleri tekrarlamaya başladı.
İlk olarak bir hamam böceği yakaladı ve bacaklarını yaktı. Bunu yaparken,
hiçbir rahatsızlık duymasa da, küçük bir hayvanı öldürmek, yeterli gelmemişti.
Bunun için büyük, en azından kanını ya da ölüm ânı acısını görebileceği
büyüklükte bir hayvana ihtiyâcı vardı. Sokaktaki kedilerden birinde denemek
istedi ve banyoya getirmeyi başardığı bir sokak kedisi üzerinde denedi. Kanı
görünce, hoşuna gittiğini hissetmişti. Aradığım işte bu, dedi…
Banyoyu temizleyip, kedinin parçalarını kat kat çöp
poşetlerine doldurduktan sonra kanlı kıyâfetlerini imhâ etti ve hepsini
sokaktaki çöp kutusuna attı. Apartmanın kapısından içeri girdiğinde mahallenin
sokak köpekleri, çoktan çöp kutusuna doğru ilerlemeye başlamıştı bile.
İyice temizlendikten ve giyindikten sonra tekrar dışarı
çıktı. Altıyol’a çıkıp, bir taksiye bindi ve Maltepe’ye gideceğini söyledi. Sâhil
yolundan gitmelerini ve Maltepe sâhilinden, İnönü caddesi üzerinden E5’e
çıkmaları gerektiğini söylemişti. Yaklaşık yirmi dakîkalık bir yolculuktan
sonra dediği yere gelmişti. Parasını ödeyip, indikten sonra Kömür Sokak’a doğru
yürümeye başlamıştı. Bu sokağa birkaç kez gelmişti. Bekir’in evi buradaydı.
Görünmemek lâzım diye düşünerek, sokaktaki binâlara bakmaya başladı.
Hava epey kararmış ve sokağın lambaları çalışmıyordu.
Havanın kapalı olmasından dolayı ay da görünmediğinden uygun bir yere
saklanması durumunda kimsenin onu görmesine imkân yoktu. Bekir’den birkaç defâ
binâların bâzılarındaki kameraların sahte olduğunu da duymuştu. Ama tabiî,
işini şansa bırakamazdı.
Binâyı izlemeye almıştı ki, hiç beklemediği bir şey oldu.
Daha bugün saldırdığı adam, Bekir’in evine gelmişti. Burnunda pansuma vardı,
belli ki sağlam bir darbe almıştı. Ama bunun bir önemi yoktu. Ne işi vardı,
bunun burada? Beklemeye başladı. O sırada telefonu çaldı, arayan Bekir’di. Daha
önceden sessize aldığı telefonunu açmadı. Bu sırada Bekir’in karısı, adamı
kapıda karşılayıp, eve almıştı. Bir süre evi görebileceği yer aradı, bulamadı.
Zâten üçüncü kattaki bir evi, detaylı olarak görebilmesi pek mümkün değildi.
Ancak pencerenin önüne çıktıklarında, yüzünü okşadığını görmüştü. Oysa daha
bugün “henüz ayartamadığını” söylüyordu. Demek ki, ya yalan söylemişti ya da ne
olduysa, sonrasında olmuştu. O an, Bekir’e karşı büyük bir acıma hissetmeye
başlamıştı.
İlk kurbanın kim olacağı konusunda karârını vermiş ve
hattâ gününü de belirlemişti. Tekrar köprüye doğru yürürken, Bekir’in
gönderdiği mesajı okudu. Kalacak yerinin olmadığını ve geceyi geçirecek yer
aradığını, bunun için evinin önünde beklediğini söylüyordu. Şu Bekir, oldum
olası otelleri sevmezdi, zâten. Köprüye çıktıktan sonra metroya binmeden evvel aramış
ve yarım sa’ât, kırk dakîkaya geleceğini söyleyip, beklemesi gerektiğini, o
arada Tekel’den birkaç bira almasını istemişti.
Geldiğinde apartmanın kapısında Bekir, onu bekliyordu. Elindeki
siyah torbada da telefonda söylediklerinin olduğu belli oluyordu. Hemen yukarıya
çıktılar. Bekir, eve uğradığını, ama karısının onu hâlâ affetmediğini
söylediğinde, Kerim’in aklına en son gördüğü sahne gelmişti.
“Doğru söyle, oğlum. Sen karını
aldattın mı?” sorusuna, “Aldatmaktan ne anladığına bağlı” yanıtını alınca, içinden biraz
evvel geçirdiği acıma duygusundan sıyrılmış, tekrar ona karşı tiksinti duymaya
başlamıştı. Bu arada Bekir, evdeki kedi tüylerini sorunca, “Sorma, geçen gün eve kedi girmiş, tüylerini dökmüş. Yarın temizlikçi
kadın gelecek, ona temizletirim” demişti.
Kerim için önemli olan bir kötü işin yapılıp yapılmaması
değildi. Yeter ki, duyurmasın, anlatmasın, yaymasın. Onun için tek bir kötülük,
günâh ya da suç vardı: Gösteriş… Gerçi her türlü pisliği yapıp, bunu saman altından
yapanların iki yüzlülüğünü de sorgulamıyordu. Gösterişe dönüştürmedikleri
sürece ne yaptıklarının bir önemi yoktu. Bundan dolayı Bekir’in karısını da
suçlamıyordu. Çünkü çevresine bu yaptığıyla hava atmıyor, anlatmıyordu. Hattâ Bekir’in
tâcizlerini de önemsemeyecekti. Ama işte, o bunu çevresinde ne kadar çapkın
olduğunu düşündürtmek için anlatınca, önemsemeye başlamıştı. Dolayısıyla Bekir’i,
karısından daha suçlu olarak görüyordu. Bir de bugün kavga ettikleri adamı…
İçtiği birkaç biradan sonra Bekir, hafiften çakır keyif
olmaya başlamıştı bile. Kerim de, bunu fırsat bilip, sürekli karısını araması
gerektiğini söylüyordu. Üç defâ aramış ve üçünde de telefona yanıt
verilmemişti. Bekir, bunu karısının kızgınlığına bağlarken, Kerim asıl sebebin
ne olduğunu biliyordu.
Sabah uyandıklarında, Bekir’in karısı, adliyeye verdiği
boşanma dilekçesinin fotoğrafını göndermişti. Bunun dışında tek söylediği de,
şu sa’âtler arasında evde olmayacağı ve evde yokken gelip, ne eşyâsı varsa
alması gerektiğini belirten iki cümleydi.
*
* *
Bekir, eşyâlarını getirmiş ve birkaç gündür Kerim’in
evinde kalıyordu. Yıllardır tek başına yaşamaya alışan Kerim, bu durumdan
rahatsızlık duymaya başlamış ve Bekir’e bunu söylemişti. Bekir de ev aradığını
ve bulur bulmaz çıkacağını söylüyordu. Bu arada birkaç gün de olsa kazanabilmek
için doğum günü kutlamasını organize etmeye başlamıştı.
Bekir’in yaptığı her şey, Kerim’in gözüne batıyor, sesini
çıkarmasa bile içinde ona karşı duyduğu öfkeyi arttırıyordu. Pazar günü
geldiğinde, klasik arkadaş grubu, eve gelmiş, bir süre takıldıktan sonra, hep
berâber dışarı çıkmışlardı. Önce bir şeyler yemişler, havanın kararmasını
beklemişlerdi. Bahâriye’ye doğru çıktıktan sonra Barlar Sokağı’na sapmışlardı. Sokaktaki
barlardan birine girip, hep birlikte Kerim’in doğum gününü kutlamışlardı. Diğerleri
epey içtiği için sarhoş olmasına rağmen, Kerim az içmeyi tercih etmişti. Sonrasında
da hepsini eve bırakıp, Bekir’i uyutmuştu.
Bekir’in derin uykuya daldığını gördükten sonra evden
çıkmış, yine Altıyol’a inerek, bulduğu ilk taksiye binmişti. Sa’ât epeyce geç
olduğu için yol boştu. Sâdece Caddebostan’da barların kalabalığından dolayı
biraz sıkışıklık vardı, o kadar. Burası da zâten hep böyle olurdu. On dakîka
sonra İnönü Caddesi’ne gelmiş ve caddenin başlangıcında inmişti. Kameraların olmadığı
sokaklardan geçmeyi tercih ediyordu. Bu arada karanlık bir sokakta, yüzüne kar
maskesi geçirmişti. Herkes uyuduğu için onu kimsenin görmesine imkân yoktu. Kaldı
ki, birkaç uyumayan varsa da, bu karanlıkta onu seçmelerine imkân yoktu. Yeter ki,
tam karşıdan bir araba gelmesin. Zâten bunun için sokakları seçmişti. Bu şekilde
Kömür Sokağa geldiğinde gizlenebileceği en uygun yere yöneldi. Sokak, hâlâ
önceki gelişindeki gibiydi, kapkaranlık. Sokağın lambaları hâlâ çalışmıyordu. Üstelik
evlerin ışığı da yanmıyordu. Sâdece Bekir’in evinde ışık yanıyordu.
O sırada ışık söndü ve birkaç sâniye sonra apartmanın
aydınlatma ışığı yandı. Büyük ihtimâlle hedefi evden ayrılacaktı. “İşte”, dedi,
“hedef geliyor”. Biraz sonra kapıdan çıktı. Kerim hâlâ bekliyordu. Bekir’in
karısının pencereyi kapatmasının ardından hedefine yöneldi. Aradaki yaklaşık
yirmi adımın kapanması, çok kısa sürdü. Bu arada gece karanlığında arkasından
birinin geldiği duyan adam, hızlanmaya çalışmıştı ama bu mümkün olmamış, arkasını
döndüğünde kalbine giren bıçakla son nefesini vermişti. Her şey bir ânda olmuş,
en küçük ses bile çıkmamıştı. Ardından da cebinden çıkardığı küçük bir kâğıdı
cesedin yakasına iliştirmişti. Üzerinde sâdece 4/142 yazıyordu.
Kerim, bıçağı çıkardığında bir anda etrâf kan gölüne
dönmüştü. Bunu hesapladığı için bit pazarından kullanılmış bir çift ayakkabı
ile eski bir mont ve pantolon almıştı. Gelirken geçtiği karanlık sokaklardan
birinde de bunları üzerine giymişti. On, on beş metre gittikten sonra bir
kuytuda üstünü değiştirmiş, ayakkabısını, montunu ve pantolonunu da çöpe
atmıştı. Hattâ çorabını bile belki kan sıçramıştır diye çıkarmıştı.
Hızlıca sokaktan çıkıp, İnönü Caddesi’ne geçmiş ve
bulduğu ilk taksiyle Aksaray’a gidip, karşısına çıkan ilk pavyona girmiş, yüklüce
bir hesap ve bahşiş bıraktıktan sonra konsomatris kadınlardan biriyle,
çevredeki otellerden birine gitmişti. Kadının üzerindeyken, sanki cinâyet ânını
tekrar yaşıyor gibiydi. Elbette kadının bunu anlaması mümkün değildi ama hoşuna
gitmişti.
Sabah eve geldiğinde ise kapıda polisler vardı. Bu kadar
çabuk olmasına şaşırmıştı. Kendisini polislerin arasında bulduğunda, ne olduğunu
sordu. Kömür Sokak Cinâyeti’nden ötürü karısı, Bekir’i suçlamış ve polislere
Kerim’in evinin adresini vermişti. Bu yüzden Bekir’i şüpheli sıfatıyla
gözaltına almışlardı. Polisler, Kerim’in de ifâde için karakola gelmesi
gerektiğini söylemişlerdi. İyi de, Bekir, Kerim’in adresini karısına
vermemişti, zâten berâber hiç gelmemişlerdi de… Peki, Kerim’in adresini nereden
biliyordu? Kaldı ki, neden karısı, bu cinâyetten dolayı ilk olarak kocasını
sorumlu tutmuştu?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder