12 Ağustos 2017 Cumartesi

GÖSTERİŞ GÜNÂHTIR 5

Kerim, pencereden dışarı baktığında polislerin hâlâ orada beklediğini gördü. Bulundukları köşe, apartmanın iki tarafını da gördüğü için onları atlatmanın bir yolunu bulmalıydı.

            Bunun için evde küçük bir yangının uygun olacağını düşündü ve yatak odasındaki camı açtı ve perdeleri tutuşturdu. Polisler, pencereden çıkan alevlere ve dumana bakarak, telsizle Kerim’in evinde yangın çıktığını belirtip, itfâiye istediler. Kerim’in kasıtlı olarak evi yaktığını anlamışlardı. Bu yüzden, Filiz’i kurtaralım düşüncesiyle iki polis, hemen yukarıya çıkmaya başladılar.

            Kerim ise evden çıkmış ve giriş merdivenlerinin altında saklanıyordu. Polislerin yukarı çıktığını görür görmez, binâdan çıktı ve kendisini Bahâriye Caddesi’ne attı. Gerçi sabahın erken sa’âtleri olduğu için henüz bir kalabalık yoktu ama yine de kendisini kaybettirmek için önemliydi. Bir de şu kameralardan da kurtulsa, tam olacaktı.

            Henüz arama karârı çıkmadan kredi kartlarıyla bankamatik kartlarını çıkardı ve hepsinde nakit olarak çekebileceği ne kadar para varsa, çekti. Özellikle kredi kartları konusunda bankamatiğin verebildiği bütün parayı çekmeye çalıştı. Nakit paraya ihtiyâcı vardı.

            Bu arada kafasında nasıl kaçabileceğine dâir düşüncelerin biri gelip, biri gidiyordu. Bir ân evvel Yalova’ya ulaşmalıydı. Oradan nasılsa yaylaya giderdi. Bunun için farklı seçenekler düşünüyordu. Aklına Bostancı ya da Pendik’ten vapura binmek geldi. Ama hâyır, hemen yakalanırdı. Bu yüzden uzun ve çok araçlı bir seçenekte karar kıldı.

            Bahâriye Caddesi’nden hızla Altıyol’a indikten sonra orada bekleyen taksilerden birine Göztepe Köprüsü’ne gideceğini söyledi. Birkaç dakîka sonra köprüye geldiğinde, köprünün altında bekleyen Harem-Gebze minibüslerini gördü. Oldum olası minibüsleri sevmezdi. Ama şimdi onun için çok önemli bir araç olmuştu. Gerçi onlarda da kamera var ama diğer araçlardaki kadar sıkı kontrol edilen kameralar değil, bunlar.

            Gebze, son durakta ineceğini söyledikten sonra arkasına yaslandı. Sürekli çevresini izliyor, insanları kontrol ediyordu. Bu durum, aslında çevredekiler için oldukça dikkat çekici olsa da, işe yetişme telâşında olan insanlar için önemli değildi. Sonuçta kimse kimsenin umurunda olmadığı için ondaki durumu fark eden kimse yoktu.

            Gebze’de indikten sonra İzmit’e giden araçlara bakmaya başladı. Kartal’dan kalkan otobüsler vardı ama hâyır, onlar da riskliydi. En iyisi, servisten bozma araçlar bulmaktı ve buldu da… Kahvehâne gibi bir yerin tabelasında Gebze-Dilovası-Körfez-İzmit-Gölcük-Karamürsel yazıyordu. Hemen yaklaştı ve kimin ilgilendiğini sordu. Kahvenin sâhibi, aynı zamanda bu hatta servis işletiyordu. “Birâder, sen bir çay iç. Sonra kalkarız” demişti. Bu arada şoförlük yapan oğlu gelmiş, birkaç müşteri daha gelince, gidiyoruz diye seslenmişti.

            Polisler, eve girdiklerinde yanan perdeleri ve perdelerden tutuşan bâzı salon mobilyalarını görmüşlerdi. Arabadan getirdikleri yangın tüpüyle söndürdükten sonra içeriye girebildiler ve yatak odasında Filiz’in cesediyle karşılaştılar. Hemen telsizle komiserlerine bildirip, “Efendim, Kerim, bizi atlatmak için evi yakmış. Bizim yangın tüpü yetti, söndürdük. Ama çok daha fenâ bir şey oldu. Kerim, Filiz’i öldürmüş ve yakasına yine 4/142 yazısını iliştirmiş”.

            Komiser, olduğu yerde masayı, duvarı tekmeliyor, bildiği bütün küfürleri sayıyordu. Hemen arabasıyla Kerim’in evine geldiğinde, ambulans ve olay yeri inceleme ekibi oradaydı. Birazdan savcı da gelmişti.

            Savcı, komisere dönüp, “Kerim kaçtı. Bekir ortada yok… Ne dersin, Bekir de ölmüş olmasın?”. Bu arada Kerim’in arkadaşlarından duyan, geliyordu. Fâtih, Alper ve diğerleri de gelmişti. Hattâ Kerim’in eski eşi Ayşe de gelmişti. Hiçbiri olanlara inanamıyordu. Son haftalarda yaşananlar, cinâyetler ve en son Filiz… Kimse Kerim’in böylesine bir seri kâtil olabileceğini düşünmek istemiyordu. Fâtih, Kerim’in arkadaşlık dürtüsüyle Bekir’i kaçırdığını düşünürken, karısıyla birlikte olup öldürdüğünü görünce, “Acâba kaçırmadı da, öldürdü mü? Bunları yapana kadar bütün suçu Bekir’e atmış, sonra da kaçmıştı… Peki, Bekir’i de öldürmüş olamaz mı? Onlar aralarında böyle konuşurken, savcı da aynı soruyu komisere sormuştu. Komiser de, eğer izin verirlerse, Kerim’i buldukları yerde kazı çalışması yapabileceklerini söylemişti. Bu arada bütün mobese kameraları da tek tek incelenecekti.

            Komiser ve ekibi, Ömerli’ye giderken, savcı da gerekli iş makinelerinin kullanılması için emir vermişti. Bu arada Kerim’in bulunduğu minibüs, İzmit’ten çıkmış, Gölcük yönüne doğru gidiyordu. Elbette İstanbul’daki evinin çevresinde neler yaşandığını tahmîn ediyordu. Ben olsam, ne yaparım diye düşünüyordu. O sırada polislerin, televizyondaki suçluları, kayıpları aradıkları programlar aklına geldi. Kendisinin fotoğrafı da ekrana konursa, ne yapacaktı? Sonuçta bu programlar, ülkenin her yerinde izleniyor. Minibüste televizyon yok ama indiği an, yakalanması çok kolay olurdu. Ne yapabilirdi?

            Minibüs, Gölcük merkezdeyken, inmek istediğini söyledi ve indi. Hemen kenarda bekleyen taksiyi görüp, Yalova’ya gideceğini söyledi. Taksici, uzun yol müşterisi bulunca, sevinmişti. Yalova’nın neresine gideceğini sordu. Çınarcık’ın biraz ilerisine gideceğini, Çınarcık’tan sonra târif edeceğini söyledi.

             Düşündükleri gerçekleşmişti. Türkiye’nin en çok izlenen programlarından birinde fotoğrafı canlı yayında gösterilmiş ve en az iki cinâyetin firârî sanığı olduğu belirtilmişti. Ayrıca oldukça tehlikeli olduğu da belirtilmişti. Bu sırada hem Harem-Gebze minibüsünün şoförü, hem de Gebze’den bindiği minibüsü şoförüyle, işletmecisi yayına bağlanıp, anlatıyordu.

            Bu sırada taksi, hızla Yalova’ya ilerliyordu. Kerim, taksiciye telsiz mesajıyla haber verilebileceğini düşünerek, peşin 300 lira vermişti. Bu arada taksici, Kerim’in telsizi kapatma isteğinden de işkillenmemişti. Doğru ya, şimdi durduk yere arar dururlar. Yalova’da biraz kafa dinlerim, demişti. Zâten günlük kazancının daha fazlasını tek seferde kazanmıştı. Dönüşte de biraz kazanırım, mis gibi diye kafasından geçiriyordu. Çınarcık’a geldikten sonra da “İleride Karpuz Deresi varmış, oraya kadar devâm eder misin” deyince, devâm etmişti.

            Kerim, taksiden indikten sonra taksicisinin geri döndüğünü görüp, gözden kaybolmasını bekledikten sonra Teşvikiye köyüne doğru, dere boyundan yürümeye başlamıştı. Hızlı olmalı ve ormanın içinde saklanabileceği bir korunak bulmalıydı. O, yürümeye başlarken, Ömerli’de arama tamamlanmış, ama Bekir’in cesedi bulunamamıştı. Taksicinin Çınarcık’tan sonraki Karpuz Deresi’ne bıraktığını söylemesiyle berâber de bütün ormanlık alanın ve evlerin aranmasına karar verilmişti. Özel harekât polisleri de bölgeye sevk edilmişti.

            Bu arada Kocadere köyüne kadar gelmişti. Sonbaharın kışa dönmek üzere şu günlerde köyde çok az kişi olurdu. Bu yüzden de sorun yaşamadı. Hattâ köyün bakkalından alış veriş yaptığında bile sıkıntı yaşamadı. Bakkal, yaşlı bir adamdı ve televizyonda gündüz kuşağı programlarını izlemezdi. Kendisine birkaç hafta yetecek yiyecek, kuru gıda ve un aldıktan sonra Esenköy’e nasıl gidebileceğini ve orada kiralık balıkçı teknesi bulup bulamayacağını sorunca,  bakkal, yolu târif etmiş ve onu balıkçılarla teknecilere sorması gerektiğini söylemişti.

            Aldıklarını sırt çantasına koyduktan sonra bakkalın târif ettiği yöne gitmiş, bakkal gözden kaybolduktan sonra da ormana girmişti. Bu arada polisler, bölgedeki herkese Kerim’in fotoğrafını gösteriyordu. Bakkal, biraz önce geldiğini ve kendisinden yüklü alış veriş yaptığını söylemişti. Ardından da Esenköy tarafına gideceğini ve tekne aradığını söylemişti. Kerim’in planı işe yaramış ve attığı yemi yutmuşlardı.

            Polisler, Esenköy tarafında aramayı yoğunlaştırırken, Kerim, ormanın içinde geceyi geçirebileceği korunaklı bir yer arıyordu. Bu arada hava git gide kapanıyor, yoğun bulutlar, oldukça yağmurlu bir geceye işâret ediyordu. Az ileride küçük bir oyuk dikkâtini çekti. Bir insanın, ancak cenin pozisyonunda sığabileceği bir yerdi. “Güzel”, dedi… “Tam istediğim gibi…”

            Yarım sa’ât sonra sağanak yağmur başlamıştı. Kasımın son günlerinde oldukça normal bir durum. Havanın soğuğu, yağmurla birleşince arama faâliyetleri de yavaşlamış, ormanda arama yapmaktan vazgeçilmişti. Tabiî olarak, Kerim’in bundan haberi olması imkânsızdı ama yağmurun kendisini kurtaracağını adı gibi biliyordu. Geceyi burada geçirmeye karar verdi. Biraz üşüyecek ama olsun… Dipsiz Göl’e ulaşması, böylece daha kolay olmuştu.

            Bu arada Fâtih, Ayşe için resmî koruma karârı çıkartmıştı. Evinin önünde sürekli olarak bir polis bekleyecekti. Oysa, Kerim’in Ayşe’ye zarar vermesi mümkün değildi. Bunu Ayşe bilmese de, Ayşe’yi koruyan, ne kapısındaki polis, ne de koruma karârıydı. Ayşe, karakteri yüzünden hayâtta kalabilmişti. Hiçbir şeyle gurûr duymuyor, böbürlenmiyordu. Bu yüzden Kerim’in ona zarar vermesi, imkânsızdı. Ama tabiî, bunu Ayşe de dâhil olmak üzere hiçbiri bilmiyordu.

            Sabaha doğru yağmurun durmasını fırsat bilen Kerim, Dipsiz Göl’e doğru yürümeye başlamıştı. Bu esnâda gördüğü iki kayanın arasındaki oyuk, tam istediği gibiydi. Buraya dönmeye karar verdi ve Dipsiz Göl’de eşyâlarını gömdüğü yere geldi. Yağmur, toprağı biraz aşındırmıştı. Zâten çamurun etkisinden dolayı çok kolay kazılıyordu. Gömdüğü eşyâları, işte karşısındaydı. Hemen sırtlayıp, gözüne kestirdiği yere geldi.

            Oyuğun içine çadırını kurduktan sonra çevrede bulduğu çalı çırpıyı topladı. Oyukların arasına sıkıştırabileceği tahtadan küçük bir iskelet kurduktan sonra onları yere sâbitlediği direklerle güçlendirdi. Dikkat çekmesini engellemek için üzerine çalıları yerleştirdikten sonra, sıra direkleri saklamak için sarmaşık aramaya geldi. Kökünden söktüğü sarmaşıkları ağaçlardan bıçakla kazıdıktan sonra elleriyle direklere sardı ve belki tutar düşüncesiyle, köklerini toprağa gömdü. Ayrıca topladığı çalıların bir kısmını da çadırın önüne yığdı. Şimdilik bu kadar yeter düşüncesiyle çadıra girdi ve üzerindekileri çıkardı. Burası için özel olarak aldığı ve diğer eşyalarla berâber sakladığı kıyâfetleri giydi.

            Ertesi gün, çadırının önünde bir toprak tümsek oluşturmak için kazmaya başladı. Kürek ve kazma almadığı için kendisine kızıyordu. Ancak yapabilecek bir şey yoktu ve yeniden başlayan yağmurun altında epeyce toprak biriktirdi. İşini tamamladıktan sonra birçok çalıyı toprağa dikti ve biraz ileriye gidip çadırın olduğu yöne bakmaya başladı. Hiçbir şey belli olmuyordu. “Tamam, bütün bir kışı geçireceğim yer” dedi…

            Televizyon programlarında hâlâ fotoğrafları gösteriliyor, birçok kişi gördüğünü söylüyordu. İstanbul’un, Kocaeli’nin, Yalova’nın ve Bursa’nın çeşitli semtlerinden arayanlar vardı. Hattâ Ankara’dan biri de aramış ve gördüğünü söylemişti. Sosyal medyada sürekli farklı yerlerden söz ediliyordu. Bir anda ülkenin en çok konuşulan kişilerinden biri olmuştu.


            Bu arada Ömerli’de köpeklerin bir cesedi parçaladığına dâir polise ihbâr yapılmıştı. Polisler hemen bölgeye gitmiş ve komisere haber vermişlerdi. Buldukları cesed, Bekir’indi…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder